Yapay Zekâyı Değil, Sistemi Değiştirmeliyiz  

Tahir Emre Kalaycı
641 Görüntüleme
18 Dk Okuma Süresi

Yapay zekâ alanındaki son gelişmeler, bizi teknolojik bir cennetten ziyade, belirsiz ve tekinsiz bir geleceğe doğru sürüklüyor. Sözü hiç dolandırmadan, en sonda söylememiz gereken o acı hakikati en başta söyleyelim: Yapay zekâyı mevcut düzen içerisinde durdurmak, yasaklamak veya sadece yasal bariyerlerle engellemek bir hayal. O meşhur cin şişeden çıktı ve sermayenin sınırsız büyüme arzusuyla beslenen bu cini, kendisine artık küçük gelen şişesine geri tıkmak imkânsız. Dahası “ikna yoluyla” veya “etik kodlarla” terbiye etme çabası da naif bir uğraştan öteye gidemez. Çünkü yapay zekâ gökten inmiş bir mucize değil; bugünün dünyasının, maddi koşulların ve kapitalist sistemin bir ürünü. Egemen sınıfın tahakkümü altında ve onların ihtiyaçlarına göre şekillenen bu teknolojiyi dönüştürmenin tek yolu, algoritmalarını üreten üretim ilişkilerini toptan ve kökten değiştirmek.

Bu denli bir önemli ve zorlu bir görev söz konusuyken, bugünlerin moda tabiri veya öğretisiyle “kullanmama iradesi” göstermek veya “dijital perhize girmek”, ilk bakışta çıkış yolu gibi görünebilir. Ne de olsa eski tip bilişim araçlarında fişi çekip etki alanından çıkmak mümkündü. Maalesef yapay zekâ çağında bu tehlikeli bir yanılsama. Çünkü başta yapay zekâ olmak üzere günümüzün çoğu bilişim aracı, hayatımızın her noktasına sızan birer altyapı teknolojisi haline gelmiş durumda. Hiçbir bilişim aracını kullanmasak bile bankalar kredi notumuzu, şirketler işe alım sürecimizi, devletler güvenlik protokollerini ve alacağımız sosyal yardımları bizim hakkımızda karar veren algoritmalarla yönetiyor. Yani “kullanıcı” olmayı reddetsek bile “veri öznesi” olmaktan kaçamıyoruz [1].

Sistemin dışına çıkmak neredeyse imkansızken, bu sistemleri kullandığımızda da başka bedeller ödüyoruz. İş yaşamlarımızda yapay zekânın hızına ve temposuna ayak uydurmak zorunda kalan eklentilere dönüşüyor, ciddi bir bilişsel vasıfsızlaşma riskiyle karşılaşıyoruz. Dahası, bu devasa sistemlerin çalışmak için tükettiği devasa enerji ve su kaynakları, gezegenin ekolojik dengesini sarstığında faturayı sadece sistemi geliştirenler ve kullananlar değil, tüm canlılar müşterek bir felaket olarak ödüyor [2].

Elbette teknolojik gelişmelerin yarattığı bu tablo karşısında karamsarlığa kapılmak ve sürekli distopyadayız diye düşünmek mümkün, bu gidişatın tekerine çomak sokmak ise oldukça zor. Ama “boş durmamak” ve mücadele etmek, bizim için sadece toplumsal bir sorumluluk değil, aynı zamanda bu araçların üretim sürecinin parçası olduğumuz ölçüde mesleki etiğin hatırlattığı tarihsel bir zorunluluk. Bugün yapay zekânın yaşamımızı sömürgeye çeviren denetim mekanizmalarına karşı gelişen toplumsal refleksleri doğru okumak, geleceği bugünden kurmak adına da elzem. Bu yüzden, önümüzdeki tabloyu netleştirmek ve dijital tahakküme karşı verilen mücadeleleri bütünlüklü bir şekilde kavrayabilmek için bu çabaları üç farklı stratejik hat üzerinden değerlendirmek gerek.

Etik, Sorumluluk ve “İyileştirme” Çabaları

Dijital tahakküme karşı kurulan ilk savunma hattında ABD ve Avrupa merkezli, yapay zekâyı etik ve toplumsal sorumluluk ekseninde sorgulayan araştırmacılar ve sivil inisiyatifler yer alıyor. Center of Responsible AI, Global Center of AI Governance,AI Now Institute,Distributed AI Research Institute,AlgorithmWatch,Data Justice Lab,Algorithmic Justice League gibi yapılar, bu hattın öncüleri olarak öne çıkıyor. Burada tarihin acı bir ironisiyle de yüzleşmek gerekir: Bugün kâr odaklı kapalı bir dev haline gelen OpenAI da, kuruluş aşamasında “insanlık yararına, güvenli ve kâr amacı gütmeyen yapay genel zekâ” vaadiyle yola çıkmıştı [3]. Bu paradoks, söz konusu şirketlerden bağımsız yapıların önemini arttırsa da bu yapıların varlığı tek başına yeterli değil. Bu kuruluşlar araştırma ve lobi faaliyetleriyle yasama süreçlerini zorlayarak teknolojiyi daha sorumlu, enerji verimli ve eşitsizlikleri gideren bir zemine çekmek için mücadele veriyor. Amaçları kamusal farkındalık yaratmanın yanında teknoloji şirketlerini algoritmik önyargılar ve toplumsal zararlar konusunda hesap verebilir bir şeffaflığa zorlamak.

Mevcut hak savunuculuğu pratikleri, algoritmik ayrımcılığı deşifre ederek sisteme ayna tutsa da ufukları ne yazık ki “piyasa sınırları” ile çevrilidir. “Daha adil algoritmalar” talep etmek sorunun kökeniyle ilgilenmeden geçici çözümler üretir. Kapitalist sistem içerisinde hak savunuculuğunun politik iklim ve dengelerle hızlıca değişebildiğini de unutmamak gerekir. Çünkü bu perspektif, teknolojinin üretildiği kapitalist fabrikayı veri kabul eder. Sermayenin kâr hırsı ve meta fetişizm masaya yatırılmadığı sürece, en “etik” görünen düzenlemeler bile aslında sömürü çarklarının daha sessiz ve sürtünmesiz dönmesine hizmet eden birer “sistem yaması” olarak kalmaya mahkûmdur.

Sermayenin emek üzerindeki tahakkümü, yapısal ırkçılık ve ayrımcılık gibi temeller üzerine kurulu bir sistemde, yasal düzenlemelerin neden hep kadük kaldığını görmek zor değil. Volkswagen emisyon skandalı [4], bu tıkanıklığın en bariz örneklerinden. Sermaye, kâr maksimizasyonu uğruna mühendisliği manipüle etmiş, halk sağlığını ve gezegeni hiçe saymıştır.

Bu tabloda, sorunun köklerine inmek yerine sadece sistemin arızalarına odaklanan iyileştirme talepleri, paradoksal bir biçimde kapitalizmin meşruiyet üretmesine hizmet eder. Elbette sistem içi mücadelelerle eşitsizlikler kısmen törpülenebilir veya demokratik mevziler kazanılabilir. Ancak unutmayalım ki yazılımın “bug”larını temizlemek sistemi onarmaya yetmez. İşletim sisteminin kendisi, yani üretim ilişkileri bozuk. Yapısal sorunlar, ancak yapısal değişikliklerle çözülebilir.

Son günlerde sıkça karşımıza çıkan “kırmızı çizgileri çekin”, “süper zekâyı durdurun” veya “öldüren robotları yasaklayın” çağrılı imza kampanyaları da ilk bakışta toplumsal bir refleksi yansıtsa da özünde ciddi bir handikap barındırıyor. Bu talepler, değişimi “birilerinden” talep eden edilgen pozisyondalar. Elbette bu kampanyalar etrafında örülen eylemlilikler kıymetli. Ancak nihayetinde hepsi çözümü sistemin sınırları içinde arayan reformist bir çerçeveye sıkışmış durumda. Bu yaklaşım, teknolojinin gidişatına dair tüm iradeyi ve karar yetkisini, eleştirdiği o yöneticilere ve teknoloji şirketlerine devrediyor. Oysa sermayeden etik davranmasını veya kendi kâr hırsını dizginlemesini “rica etmek”, kurttan kuzuya bekçilik yapmasını beklemeye benzer. İhtiyacımız olan, güç sahiplerine dilekçe yazmak değil, toplumun kendi geleceği üzerindeki söz hakkını savunacak bir iradeyi örgütlemektir.

Reddediş Cephesi: Yeni Ludizm

Teknolojik determinizmin karşısında konumlanan bir diğer önemli durak ise “Yeni Ludizm”dir. Lidersiz, hiyerarşisiz ve heterojen gruplardan oluşan bu hareket, teknolojinin modern yaşam üzerindeki tartışmasız egemenliğine bir başkaldırı niteliğindedir. Tarihsel kökleri, sanayi devrimi sırasında makineleri parçalayarak aslında “sermayenin dişlilerini” durdurmaya çalışan işçi sınıfı öfkesine dayansa da Yeni Ludizm bugün daha geniş bir felsefi zemine oturmaktadır.

Eski Luddistler sanayileşmenin yarattığı ekonomik yıkıma odaklanırken Yeni Luddistler, teknolojinin toplumsal dokuyu ve ekosistemi nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor. Bu akımın içindeki radikal kanatlar ilkel bir sadeliğe dönüşü savunsa da daha yapıcı bir damar, teknolojiyi toptan reddetmek yerine onun “yönünü” tartışmaya açıyor. Radikal kanattakilere göre asıl mesele teknolojinin varlığından ziyade onun insanı ve doğayı sömüren karakteridir [5]. Çözüm ise tahripkâr endüstriyel teknolojilerin terk edilip, gezegenin ritmiyle uyumlu, ekolojik ve onarıcı teknolojilerin benimsenmesinde yatıyor.

Ludizm [6], döneminin en radikal isyan biçimlerinden olmasına rağmen kapitalizmin tarihsel yürüyüşünü durdurmaya yetmedi. Çünkü sorun makinenin varlığında değil, makinenin kimin için çalıştığındaydı. Bugün de benzer bir yanılgıya düşmemeliyiz. Teknolojik tahakküme karşı bireysel bir “geri çekilme” veya “reddediş” hattı kurmak, en iyi ihtimalle ancak küçük ve bireysel kazanımlar sağlayabilir.

Elbette dijital gözetime karşı durmak veya kişisel verilerin mahremiyetini savunmak önemli. Ancak bu refleksler, sorunun kaynağını kurutmaya yetmez. Öfkemizi teknolojik araçlara değil, o araçları sömürü mekanizmasına dönüştüren sisteme yöneltmediğimiz sürece mücadelemiz küçük grupların vicdani tatmininin ötesine geçemeyecek, büyük resmi değiştiremeyecek.

Bu kategorideki eğilimlerin içine düştüğü temel yanılgı, “pastoral bir romantizm” ile ilkel yaşama dönüşü idealize etmeleridir [7]. Tabii teknolojik ve toplumsal evrimin geldiği noktada, bu da yalnızca bir illüzyondur. Kapitalizmin kuşatmasından kaçarak ıssız bir doğa parçasına sığınmak sorunu çözmez. Hatta bireyin toplumsal mücadeleyle bağını engeller. İnsan, doğası gereği tarihsel ve toplumsal bir varlıktır. Bu bağlamdan koparılan her “özgürleşme” denemesi, Christopher McCandless [8] örneğinde olduğu gibi, doğanın acımasız gerçekliği karşısında yıkılmaya mahkûmdur. İnsanlık tarihi, bireysel inzivaların değil; iş bölümünün, dayanışmanın ve kolektif aklın tarihidir. Dolayısıyla çözüm, medeniyetten kaçmakta değil, o medeniyeti dayanışma ve paylaşım temelinde yeniden inşa etmektedir.

Çıkış Yolu Örgütlü Sınıf Mücadelesinde

Yapay zekâya karşı mücadelenin en olgun ve dönüştürücü hattını, örgütlü halk mücadelesinin organik bir parçası olarak kurgulayanlar oluşturuyor. Bu yaklaşım, teknoloji sorununu yalıtılmış bir “mühendislik problemi” olarak görmez, aksine onu sendikal hareketin, müşterekler savunmasının, işçi konseylerinin ve anti-faşist cephelerin gündemine taşır. Amacı, mevcut sömürü düzeniyle hesaplaşırken, teknolojiyi de bu kavganın stratejik bir mevzisi olarak ele almak.

Bu hattın teorik mimarlarından Dan McQuillan, teknolojik çözümcülüğü (solutionism) reddederek yapay zekâyı bir şeyleri “çözmek” için değil, değişen koşullarda “toplumsal yeniden üretim” ve “bakım” süreçlerini destekleyecek, kolektif özgürleşmeye omuz verecek yeni bir aygıt olarak tasarlamayı önerir [9]. Benzer şekilde Bonini ve Treré de algoritmik hegemonyaya karşı pasif bir kabullenişi değil, “öznelliğin” ve “özerkliğin” geri kazanılmasını savunur [10]. Çizdikleri çerçeve, “etik ekonomi” temelinde yükselir ve algoritmaların dayattığı yaşama karşı, yine algoritmaları kullanarak nasıl direniş hatları örülebileceğinin yol haritasını sunar.

Yapay zekânın üretim bantlarından ofislere kadar her alana sızması, sendikal mücadelede de yeni bir cephe açtı. Bu alandaki en somut ve kapsamlı müdahale, 150 ülkeden milyonlarca hizmet emekçisini temsil eden UNI Küresel Sendika’dan geldi [11]. Sendika, algoritmik yönetimin keyfiyetine karşı işyeri temsilcilerinin ve işçilerin elini güçlendirecek somut bir talep listesi hazırladı. Bu belge, yapay zekâyı sadece teknik bir yatırım olarak değil, bir emek rejimi sorunu olarak ele alıyor. Ortaya konan ilkeler net: İşçi, kendisini izleyen “dijital göz”den haberdar olmalı (şeffaflık), algoritmaların olası hatalarında fatura işçiye değil sisteme kesilmeli ve muhatap mutlaka bir insan olmalı (hesap verebilirlik), işe alım ve terfi süreçleri kodlanmış önyargılardan arındırılmalı (önyargısızlık) ve en önemlisi, karar mekanizması asla tamamen makinelere terk edilmemeli, son sözü daima bir insan söylemeli (insan denetimi).

Yapay zekânın üretim sahasındaki yayılımı, sendikal mücadelenin karakterini de dönüştürüyor. Algoritmalar artık toplu iş sözleşmelerinin en kritik maddelerinden biri haline geliyor [12]. Bu dönüşümün sanayi ayağında, General Motors ve Boeing örneklerinde gördüğümüz üzere Birleşik Oto İşçileri (UAW) ve Uluslararası Makinistler Sendikası (IAMAW), teknolojiyi reddetmek yerine iş güvencesini merkeze aldı. Buradaki temel kazanım, otomasyonun işçi kıyımına yol açmaması, sendikanın teknoloji transferinden önceden haberdar edilmesi ve işçilerin yeni yetkinliklerle donatılarak (reskilling) sürece adapte edilmesi.

Mücadelenin yaratıcı sektör ayağında ise 2023 Hollywood Grevi [13] tarihi bir dönüm noktası oldu. Senaristlerden oyunculara kadar geniş bir bloğu temsil eden sendikalar (WGA, SAG-AFTRA), medya sermayesine karşı “dijital varoluş” mücadelesi verdi. İmzalanan sözleşmelerle yapay zekânın insan yaratıcılığını ikame etmesi, dijital kopyaların (digital replicas) izinsiz kullanımı ve senaryo üretiminde yapay zekânın “yazar” statüsünde sayılması yasaklandı. Böylece işçinin sesi, yüzü ve sanatsal ürünü üzerindeki mülkiyet hakkı, ancak “açık rıza” ve “ek ücret” koşuluyla sınırlı bir kullanıma açılarak koruma altına alındı.

Akademik araştırmalar ve sendikal pazarlıkların ötesinde, mücadelenin belki de en sarsıcı cephesi, bizzat büyük teknoloji firmalarının içinde açıldı. “Teknoloji İşçileri Koalisyonu” [14] gibi taban örgütlenmeleri mühendislerin, tasarımcıların ve veri bilimcilerin, plazaların yalıtılmış dünyasından çıkarak sınıf kardeşleriyle omuz omuza verdiği yeni bir dayanışma modelini temsil ediyor [15].

Bu uyanış, sadece ekonomik taleplerle sınırlı değil. Aynı zamanda üretimden gelen gücün politik bir itiraza dönüşmesidir. 2019’daki “Google İklim Eylemleri” [16], yapay zekânın denetimsizliğine karşı gelişen “Stop AI” [17] sivil itaatsizlikleri ve açlık grevleri [18], Microsoft çalışanlarının işgal güçleriyle yapılan askeri anlaşmalara karşı “Apartheid’a Azure Yok” [19] çağrısı ve İsrail’in uyguladığı teknolojik ablukaya karşı kurulan “Filistin için Teknoloji”inisiyatifi [20], Palantir çalışanlarının şirketin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza ile olan işbirliğinden rahatsız olmaları [21], Trendyol depo işçilerinin genel merkez önündeki eylemi [22], TELUS Digital’deki içerik denetleyici işçilerin düşük maaşlar, kötü çalışma koşulları ve sendikal hakların engellenmesine karşı direnişi [23], “kendi işinin patronu ol” masalıyla savunulan esnaf kuryelik modeli işçileri ölümcül riskler ve ağır maliyetler altında ezerken buna direnen kuryelerin direnişleri [24]… Tüm bunlar, teknoloji işçilerinin, “emir kulu” olmayı reddedip, üretimden gelen güçlerini kullanma çabasıdır.

Kodları Değil, Üretim Tarzını Değiştirelim

Yapay zekânın, insanlığın ve gezegenin kaderini hangi yönde değiştireceği, kodların mükemmelliğine değil, o kodların hangi “üretim tarzı” içinde derlendiğine bağlı. Bugün yapay zekâ, kendi başına buyruk bir teknolojik özne gibi sunulsa da hakikat şu: Teknoloji tarafsız değildir, maddi koşulların ürünüdür ve egemen sınıfın tahakkümü altındadır. Mevcut düzende algoritmalar, ne yazık ki sermayenin kâr hırsını optimize etmekten öteye gidememektedir.

Tüm bu direniş odakları ve arayışların her biri, şüphesiz ki birer çoban ateşidir. Bu pratikler, sosyalist bir toplumun nüvelerini kapitalizmde ortaya çıkarma potansiyeli taşır. Bizlere yan yana durmayı, örgütlü kötülüğe karşı birlikte direnmeyi öğretir.

Ancak burada tarihsel bir şerh düşmek zorundayız: Eğer bu çabalar, “kapitalist üretim ilişkilerinin bütünüyle ortadan kaldırılmasına” odaklanmıyorsa, sistemin güçlü çekiminden kurtulamaz. Sermaye düzeni, en radikal görünen itirazları bile kendi içinde eritip soğurma konusunda ustadır. Nihai hedef sistemi onarmak değil, aşmak olmadıkça en samimi direnişler bile zamanla kapitalizmin ömrünü uzatan reformist birer yamaya dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.Bize düşen tarihsel sorumluluk, teknolojiyi sadece teknik düzeyde anlamak veya teknolojiyi sadece anlatmakla sınırlı kalamaz. Asıl görevimiz, yapay zekâyı demokratik bir yaşamın parçası kılmak. Ancak bunun da ötesinde, teknolojiyi prangalarından kurtaracak olan o büyük dönüşümü, yani üretim tarzının değişimini örgütlemektir. Zihinsel ve bedensel emek arasındaki o kadim çelişkiyi ortadan kaldıracak, çalışma saatlerini düşürecek ve sömürüsüz bir refah toplumu yaratacak olan güç, yapay zekânın kendisi değil, onu sınıfsız bir toplumun harcına katacak olan irademizdir. Bu irade, karamsarlığı aşarak teknolojiyi gerçek potansiyeline kavuşturmanın tek yolu [25].

Kaynaklar

[1] A. Kalaycı, İ. Kalaycı, T. E. Kalaycı, Sınıf Savaşımında Sermayenin Hizmetkârı Olarak Yapay Zekâ, İyimser İrade, 4 Eylül 2025

[2] A. Kalaycı, İ. Kalaycı, T. E. Kalaycı, Gezegene Ve İnsanlığa Karşı Bir Silah Olarak Yapay Zekâ, İyimser İrade, 4 Eylül 2025

[3] OpenAI, Evolving OpenAI’s structure, 5 Mayıs 2025

[4] Vikipedi, Volkswagen emisyon skandalı, 27 Haziran 2024

[5] Chellis Glendinning, Notes toward a Neo-Luddite Manifesto, 1990

[6] Vikipedi, Ludizm, 19 Ocak 2026

[7] Kapsamlı bir tartışma ve eleştiriler için Bkz. Çeşitli Yazarlar, A Dialog on Primitivism, 21 Şubat 2009

[8] Into the Wild adlı kitap ve filmde hayatı işlenen, vahşi doğada tek başına yaşamaya çalışırken hayatını kaybeden Amerikalı gezgin. Bkz. Vikipedi, Christopher McCandless, 18 Haziran 2025

[9] Dan McQuillan, Yapay Zekâya Direnmek – Antifaşist Bir Yaklaşım, NotaBene Yayınları, 2024

[10] Tiziano Bonini ve Emiliano Treré, Algorithms of Resistance: The Everyday Fight against Platform Power, MIT Press, 2024

[11] UNI Global Union,10 Principles for Ethical Artificial Intelligence, 11 Şubat 2017

[12]  UC Berkeley Labor Center, Negotiating tech, 2 Temmuz 2025

[13] Wikipedia, 2023 Hollywood labor disputes, 15 Ocak 2026

[14] Tech Workers Coalition, https://techworkerscoalition.org/

[15] Bu hareketlere ilişkin kapsamlı bir yazı için Bkz. F. Y. Filizler, Teknoloji Devlerine Karşı Teknoloji İşçileri Hareketi, BM Dergi, 29 Aralık 2025

[16] Julia Carrie Wong, Google workers call on company to adopt aggressive climate plan, The Guardian, 4 Kasım 2019

[17]  Stop AI, https://www.stopai.info

[18] Hayden Field, The hunger strike to end AI, The Verge, 17 Eylül 2025

[19] Associated Press, Microsoft employee protests over Israel military ties lead to 18 arrests, CNN, 21 Ağustos 2025 

[20] Diyar Saraçoğlu, ‘Filistin İçin Teknoloji’ oluşumunun kurucularından Paul Biggar ile söyleşi, bianet, 6 Ağustos 2024

[21] Wired, Palantir Defends Work With ICE to Staff Following Killing of Alex Pretti, 26 Ocak 2026

[22] Ali Dinç, Trendyol depo işçileri genel merkez önünde eylemde, bianet, 11 Eylül 2023

[23] Ali Dinç, “İşçiye zam yok, şirkete devasa kar var”, bianet, 29 Ocak 2025

[24] El Yazmaları, Yemeksepeti’nde Kuryeler Direnişte, 23 Ocak 2026

[25] A. Kalaycı, İ. Kalaycı, T. E. Kalaycı, “Kapitalist Yapay Zekâ”ya Karşı Emeği, Yaşamı Ve Dünyayı Savunmak, İyimser İrade, 4 Eylül 2025





















Bu Makaleyi Paylaşın