Söyleşi: Prof. Dr. Fatoş Yarman Vural

Gürcan Köftecioğlu
911 Görüntüleme
15 Dk Okuma Süresi

Yapay Zekâ ve Bilgisayar Mühendisleri: Yazılımların Efendisi miyiz, Kölesi mi?

Merak eden okurlarımız, Fatoş hocamızın parlak kariyeri hakkında internet ortamında kolaylıkla bilgi bulabilir. Biz burada doğrudan konuya gireceğiz ve hocamızdan bize bilişim dünyasında yaşadığı serüveni özetlemesini rica edeceğiz…

Bilgisayar ile İstanbul Teknik Üniversitesinde öğrenciyken tanıştım. Bir gün derste hocamız, rahmetli Abdi Dalfes, “bugün sizi bilgisayara götüreceğim” dedi. Hep beraber, Taşkışla’daki Mimarlık Fakültesine gittik. Rönesans mimarisi ile yapılmış olan bu binanın tarihi dekoru içinde modern bir kapıyla ayrılmış büyük bir mekâna girdik. Burada, bir camekanın ardında homurdana homurdana çalışan büyük makinalar vardı. Ne yaptığını anlamadığımız birkaç kişi, kutulardan oluşan bu büyük sahnede, rolünü unutmuş küçük figüranlar gibi dolaşıyorlardı. Biz, kutuların yanıp sönen kırmızı-yeşil lambalarını seyrederken hocamız bir şeyler anlattı. Bu erişilmez manzaranın büyüsüne kendimi o kadar kaptırmıştım ki, hocanın açıklamalarının tek kelimesini bile anlamadım. 😊

Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken, bilgisayar ile biraz daha yakınlaştım. Burada, kodlarımızın her satırını bir kartın üzerine delikler açan gürültülü makinalarda yazardık. Bu kartları karton kutulara sıra sıra dizip, camekanlı pencereden kafasını uzatan operatöre verirdik. Operatör programımızı “tıııırrrrrt” diye ses çıkaran okuyucularda derlerdi. Sonra da yeşil beyaz satırları olan delikli geniş kağıtlar üzerine çıktısını alır, kart kutusu ile beraber bize uzatırdı. Kodumuzun daha bilmem kaçıncı satırında hata verdiğini görünce hayatımız zindan olurdu. Binlerce kart arasında kaybolan birkaç parantez tüm kodu işlemez hale getirirdi. Sabırla, bozuk kartları bulur, çöpe atar, yenilerini delerdik. O kodun son satırı çalışıncaya kadar bozuk kartları teker teker ayıklar, programı defalarca operatöre derletirdik. Aylar sonra programımız çalışınca da sevinçten göklere uçardık. 😊

Gençlik yıllarım, adına “Bilgi İşlem Merkezi” dediğimiz, soğuk odalarda sabahlayarak geçti. Zira bu iri makinalar sıcakta çalışmazdı. Başarıların yenilgiye, hüzünlerin mutluluklara karıştığı o yıllarda sevgili eşim Hüseyin Vural ile tanıştım. Mühendisliğimiz sevgimize de yansımıştı: Nikâh davetiyemizi çöpe atılan delikli kartlara yazdık. Bu geri dönüşüm projesi ile nikah bütçemizde ciddi bir tasarruf sağladık. 😊

Eşimle Princeton Üniversitesinde doktora yaparken ekran diye bir şey icat olundu. Kart delme makinalarının başından kalktık, ekranların başına oturduk. Bu arada oğlumuz Derviş doğdu. Bu sefer de küçük bebeğimizle bilgi işlem merkezine gider olduk. O, masanın bir kenarında uyurken biz ekranların başında kod yazar, hata ayıklardık. Ağladıkça yerimizden kalkar, altını değiştirir, karnını doyurur, gazını çıkarırdık. Çalışmayan programların getirdiği stres, bebeğin ağlamalarına karışır, ama sonunda çalışan programların mutluluğu ile biterdi. Yıllar birbirini kovaladıkça bebeğimiz büyüdü, makinalar küçüldü ve nihayet evlerimize teşrif etti.

Bir zamanlar aylarımı alan bir kodun, bugün sıcak bir kanepede, kahvemi yudumlarken, birkaç saniyede çalıştığını görünce “Bunca gece boşuna mı soğuk odalarda sabahladım?” diye hayıflanıyorum. Neyse ki, nikah davetiyelerimizi ucuza getirdik, diye teselli buluyorum. Üstelik, o kargaşada bebeğimiz büyümüş kocaman bir adam olmuştu. Derviş şimdi bizim gibi bilgi işlem merkezlerinde sabahlamıyor, ama bilgisayarı ile simbiyotik bir ilişki içinde yaşıyor…

Zaman içinde bilgisayarlar düşünür gibi yapan bilişsel sistemlere dönüştüler. Arkadaşımız, yardımcımız, akıl hocamız oldular ve biz sessizce Bilişsel Dijital Çağ adı verilen yeni bir çağa giriverdik…

Sizce bu çağı, geride bıraktığımız dijital çağdan ayıran en önemli farklılıklar nelerdir?

Dijital çağda makinalar bizim ürettiğimiz yazılımlarla karmaşık hesaplar yapıp problemlerimizi çözüyordu. Şimdi ise bilişsel işlem yapabilen makineler üretiyoruz. Yani; hesap yapan değil, anlam kuran; veri taşıyan değil, bağlam kuran sistemler… Bu makinalar, insan beynindeki bazı bilişsel süreçleri taklit edebiliyorlar. Daha dün “makineler yapamaz” dediğimiz pek çok işi gayet sakin bir özgüvenle yapabiliyorlar. Algoritma yazıyorlar, kod geliştiriyorlar, müzik besteliyorlar, resim yapıyorlar, hatta heykel tasarlıyorlar. Eskiden “yaratıcılık insanın son kalesidir” diyorduk. Şimdi o kalenin kapısında bir Yapay Zekâ yazılımı nöbet tutuyor 😊

Üstelik ürettikleri bilgileri ağlar aracılığıyla paylaşıyor ve birbirlerinden öğreniyorlar. İnsanlık tarihinde ilk kez kolektif, sürekli genişleyen ve yarı-otonom bir bilişsel kaynak oluşuyor. Bir bakıma, bireysel zekânın yanına küresel bir ortak zekâ katmanı ekleniyor. Elbette, makinaların hâlâ bilinçleri yok, niyetleri yok, kahve molasına çıkmıyorlar. Ama artık şu cümleyi rahatlıkla kurabiliyoruz: İnsanlık, kas gücünü makinalara devrettikten sonra şimdi de bazı zihinsel süreçlerini makinalarla birlikte yaşamaya başladı. Belki de torunlarımız bu dönemi şöyle anacak:

“İnsanlar düşünmeyi bırakmadılar; düşünmeyi paylaşmayı öğrendiler.”

“Yapay zekâ dünyayı ele geçirecek, insanı köle yapacak ve belki de insanlığın sonunu getirecek” diye bir görüş var. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

FYV: Bu görüş kulağa heyecanlı geliyor. Biraz Terminatör ya da Matris gibi, Holywood filmlerinin etkisi hissediliyor. Ama mevcut gerçeklik daha mütevazı: Bugünkü yapay zekâların ne gizli ajandası var ne de sabah uyanıp “bugün dünyayı fethedeyim” diye bir planı… Onlar istatistik hesaplıyor, örüntü yakalıyor ve verilen hedefi optimize ediyorlar; bilinçleri, niyetleri, hırsları yok.

Asıl mesele, makinelerin insanı köleleştirmesi değil; insanların makineleri nasıl kullandığı. Yani, karamsar senaryolardaki gibi robotlar zincir takmıyor bize… Biz kısa vadeli çıkarlarımızla birbirimize zarar veriyoruz. Yapay zekâ şu an için gayet çalışkan bir araç. Şimdilik ne hırsı var ne ihtirası; elektrik veriyoruz, hesap yapıyor. Dünyayı ele geçirebilmesi için “ego” geliştirmesi gerekir. Mesela, kıskanması, kin tutması, zenginleşmek için çalıp çırpması gerekir. Savaşın, insanlığın özünü kemiren bir tükeniş olduğunu fark etmeyecek kadar akılsız olması gerekir. O aşamada değiliz. Umarım hiçbir zaman o aşamaya gelmeyiz.

Şimdi biraz da özele inerek, bu çağın bilgisayar mühendisliği disiplinini nasıl etkilediğinden bahseder misiniz?

FYV: Bu çağın, bilgisayar mühendisliğinde oldukça radikal değişime gebe olduğunu düşünüyorum. Bilgisayar mühendisliği uzun süre kesinlik üzerine kuruluydu: Algoritma doğruysa sonuç doğrudur, diyorduk. Yapay Zekâ ile birlikte istatistik ön plana çıktı. Artık modelin belirsizliği doğal kabul ediliyor ve doğruluk yüzdeyle ifade ediliyor. Yani; disiplinin matematiksel temeli genişliyor. Eskiden “doğru mu yanlış mı?” diye sorardık; şimdi “büyük ihtimalle doğru” gibi daha diplomatik cevaplar verebiliyoruz.

Eskiden yeni bir programlama dili çıktığında çözüm basitti: Müfredata yeni bir ders ekler, eskisini de nazikçe emekliye ayırırdık. Bizler programlamaya Fortran ile başladık; sonra COBOL çıktı, APL çıktı, PL1 çıktı, Pascal çıktı, C çıktı, Python çıktı… Çıktı da çıktı… Bir dili tam öğrenememişken bir yenisi beliriveriyordu. Tam eski dili müfredattan kaldırıp yenisini koyduk, derken, hop, bir dil daha çıkıyordu. Benzer değişimleri işletim sistemleri, veri tabanları, bilgisayar mimarisi, bilgisayar ağları, makine öğrenmesi vb. derslerde de yaşadık. Kısacası, 40 küsur senelik hocalık hayatımın ciddi bir bölümü müfredata ders ekleyip çıkarmakla, verdiğim derslerin içeriklerini değiştirmekle geçti.

Şimdi ise müfredata ekleme çıkarma yapmakla yetinemeyeceğimizi görüyorum. Daha köklü bir dönüşüme ihtiyacımız var: Disiplinin merkezindeki soyutlama katmanı yer değiştirdi. Yani bir bakıma mühendisliğin gözlüğü değişti; aynı dünyaya bakıyoruz ama artık piksel değil, olasılık görüyoruz. Kod yazan mühendislikten, Yapay Zekâ araçlarını yönlendiren mühendisliğe doğru derin bir kayma var. Kesinlikten çok istatistiksel ikna kabiliyetleri geliştiriyoruz… Hata ayıklamadan ziyade “Yapay Zekâ neden böyle düşündü?” sorgusuna yer veriyoruz… Kısacası, mesele yeni bir araç değil; araç kutusunun mantığı değişti.

Bu yeni paradigma ile derin öğrenme modelleri, büyük ölçekli paralel ve dağıtık sistemler, veri etiği, güvenlik gibi konular daha ön planda yer almaya başladı. Modellerin neden bazen parlak bazen de tuhaf sonuçlar ürettiklerinin açıklanması gerekiyor. Bir bakıma öğrenciler “modelin psikolojisini” de öğrenmek zorundalar 😊

Sonuç olarak, bilgisayar mühendisliği artık yalnızca “makineye ne yapacağını söyleme disiplini” değil; giderek “makinenin öğrenmesini ve akıl yürütmesini yapılandırma disiplini” haline geliyor.

Peki o zaman, Yapay Zekâ Teknolojileri ile programlama rafa mı kalkıyor?

Tam tersine, programlama daha büyük bir önem kazanıyor, yaratıcılık isteyen bir sanat haline eviriliyor. Eskiden klavyeye eğilir, algoritmayı tasarlar, kodu yazardık. Makine ise “Baş üstüne!” deyip kodumuzu çalıştırırdı.

Şimdi sahne değişti: Biz problemi tanımlıyoruz, sonra kabaca bir algoritma tasarlayıp yapay zekâya soruyoruz. Yapay zekâ da “Bir saniye hocam, ben size 19 alternatif çıkarayım” diyor. Bu alternatiflerin hepsini değerlendirmek, elemek ve önerileri daha da ileri götürmek bize kalıyor. Bu ise yeni bilgiler ve yetenekler geliştirmemizi gerektiriyor. Her şeyden önce, bu modelleri geliştirmemiz, eğitmemiz, yönlendirmemiz gerekiyor. Bir de modellerin çaktırmadan yaptığı hataları fark edip düzeltmemiz gerekiyor.

Eskiden yazılım tasarımında “hangi veri yapısı daha verimli?” diye tartışırdık; şimdi “bu problemi algoritma mı çözsün yoksa öğrenen model mi?” sorusu masaya geliyor. Yazılım mimarisi toplantıları artık biraz daha felsefi geçiyor: “Problemimiz ne? Neden böyle bir problemle karşı karşıyayız? Olası çözümler neler olabilir? Hangi metodoloji ve araçlar bizim için daha iyi? Elde ettiğimiz çözümün doğrulamasını nasıl yapacağız?” diye başlayan tartışmaların sonunda, “bir de modele soralım” diyoruz.

Artık asıl rekabet, en iyi algoritmayı ya da programı yazmak değil; en iyi soruları sormakta, makinanın ürettiği kodları yönlendirmekte, geliştirmekte ve doğrulamakta. Algoritma üretmesini ve kod yazmasını bilmeyen bir mühendisin bu süreçleri doğru yönetmesi mümkün görünmüyor.

Peki, Yapay Zekâ yanlış yaparsa kabahat kimde olacak?

Tabii ki kabahat mühendiste olacak. Bu durumda “Model ne derse o” diyen bilgisayar mühendislerinin başı dertte. Önemli olan “Model neden böyle dedi?” diye sorgulamak ve cevap üretebilmek… Bilgi derinliği hâlâ ayakta kalmanın tek garantisi.

Yapay Zekâ derken hep yazılımlardan bahsediyoruz. Donanım dünyasında neler oluyor?

Yapay Zekâ yalnızca yazılım dünyasını değil, donanım dünyasını da epey hareketlendirdi. Bu modeller devasa paralel hesaplama, yüksek bellek, bant genişliği ve ciddi enerji gerektiriyor. Sonuç olarak, GPU ve TPU’lar sahnenin yıldızı haline geldi. Bir zamanlar işlemci hızlarıyla övünürdük; şimdi veri merkezlerinin kaç megavat elektrik tükettiği konuşuluyor. Donanım ve yazılımın birlikte tasarımı yeniden önem kazandı. Bir bakıma algoritma yazanlar değil, veri merkezleri terlemeye başladı.

Peki, Yapay Zekanın bilgisayar mühendisliğinin temel kuramlarına da etkisi oldu mu?

Bence oldu. Yapay Zekâ algoritmalarını geliştirirlerken uzun bir süre yazılımların altında yatan temel kuramları ve matematiği halının altına süpürdük. “Ben yaptım, oldu” mantığı ile ortaya çıkan yazılımlar hiç beklenmedik hatalar yapmaya başladılar. Bu da bizi, Yapay Zekanın öğrenme süreçlerini sorgulamaya yönlendirdi. Algoritmaların altında yatan temel kuramlar tekrar ön plana çıktı. Açıklanabilirlik, yorumlanabilirlik, güvenilirlik, önyargı ve doğrulanabilirlik gibi çalışmalar hız kazandı. Daha hala bu karmaşık yazılımların neden halüsinasyonlar gördüğünü ve yanlış çözümler üretebildiğini tam olarak anlamış değiliz. Bunun için yeni kuramlara ve farklı metodolojilere gereksinimiz var.

Son olarak genç bilgisayar mühendislerine ve öğrencilerinize tavsiyelerinizi duymak isterim.

Sevgili gençler, ilginçtir ki hayatta karşılaştığımız problemlerin çözümünü “çözüm kılavuzlarında” bulamıyoruz. Kimse de çözdüğümüz problemlerin sağlamasını verip “doğru ya da yanlış yaptın” demiyor. Çoğu zaman zorlanıyoruz; içinde bulunduğumuz kabın yoğurdunu ayran yapmak için çırpınıyoruz. Ama tam da o çırpınışın içinde düşünmeyi, sabretmeyi ve yeniden denemeyi öğreniyoruz.

Bugün öğrencilerim bana “Hocam, sorduğunuz sorunun cevabını da söylemeyecek misiniz?” diye soruyorlar. Kısaca “Söylemeyeceğim” diyorum. “Peki doğru çözüp çözmediğimizi nasıl anlayacağız?” dediklerinde ise “Sağlama yöntemini bulmak sizin işiniz” diye cevap veriyorum. Gülüyorlar… Sonra gidip Yapay Zekâ sistemlerine soruyorlar. Oysa bu, bir haltercinin yarışmaya hazırlanırken halterleri vinçle kaldırtmasına benziyor… Ağırlık yükselir ama kas gelişmez!

Hazır mama halinde alınan cevaplar, zihni beslemez, tembelleştirir. Yaratıcılığı, analiz ve sentez yeteneğini köreltir… Elbette yapay zekâya soru soracaksınız. Ama asıl mesele, hangi soruyu, ne zaman ve hangi amaçla sorduğunuzu bilmektir. Teknolojiyi kullanarak kendinizi geliştirmek başka bir şeydir; onu kullanarak kendinizi güdükleştirmek, sahte bir başarı elde etmek ya da kısa yoldan çıkar sağlamak başka bir şeydir. Bu iki yöntem arasındaki ince çizgiyi, ancak, etik bir bilinç çizebilir.

Teknolojinin sizi köleleştirmesine izin vermeyin! Onun efendisi olun! İnsanın en büyük gücü sahip olduğu araçlar değil, onları nasıl ve hangi değerlerle kullandığıdır.

Bu hayatta sahip olduğunuz en kıymetli şey ne makam ne de gösterişli bir hayatın zahiri servetlerdir. Sahip olduğunuz en kıymetli şey zamandır. Akıp giden her saniye ya sizden bir şeyler alıp götürür ya da size bir şeyler kazandırır. Hayatın size yüklediği sorunlar değil, o sorunları çözme yönteminiz önemlidir. Sizin dışınızdaki faktörlere göre şekillenen sonuçlar her zaman olumlu olmayabilir. Fakat başarı sonuçlarda değil, insanın tavrında gizlidir. Bu durumlarda, öğrenilmiş çaresizlik içinde yakınarak zamanınızı tüketeceğinize, yapılabilecek güzel şeylere yönelmek sizi daha yüksek bir enerji düzeyine taşır ve gücünüzü arttırır.

Bizler hayatlarımızı bilgi işlem merkezlerinin soğuk odalarında kurduk; orada çalıştık, sevdik, sevildik, ürettik. Teknolojinin akıp giden nehrinde, üretkenliğe, dürüstlüğe ve sevgiye dayalı bir rota bulmaya çalıştık. Ülkemize ve insanlığa küçük de olsa bir katkı sunmanın peşinden gittik. Şimdilerde, o nehir şelaleye dönüştü. Bu da demektir ki sizler bizden çok daha hızlı öğrenmek, öğrendiğinizi sorgulamak ve değişen dünyaya uyum sağlamak zorundasınız. Hayatınızı, giderek daha fazla akıllanan canlı–cansız sistemler ile iç içe geçireceksiniz; onlarla birlikte düşünecek, çalışacak ve üreteceksiniz.

Fakat bütün bu değişimin içinde, bence değişmeyen bir ilke var: güçlü bir ahlak sistemi içinde doğrulukla çalışmak ve öğrenmeyi hayatın doğal ritmi haline getirmek. Çünkü teknoloji değişir, araçlar değişir, hatta meslekler de değişir; fakat erdemli bir hayatın içinde ürettiklerimizin asude izi kalır.

Sevgiyle yaşayın!

Değerli hocam, bu aydınlatıcı ve ufuk açıcı bilgiler için size çok teşekkür ediyoruz. Tarihsel akışa notlar düştünüz, anılarınızla renklendirdiniz, kapsamlı bir değerlendirme yaptınız ve geleceğe ışık tuttunuz. Okurlarımız ve gençlerimiz için çok ilgi uyandırıcı ve yararlı olacağı düşüncesindeyiz…

Bu Makaleyi Paylaşın