Veri Merkezleri Yarışı: Olağan Olan Ne, Olağan Dışı Olan Ne?

mm
699 Görüntüleme
11 Dk Okuma Süresi

Bugün “yapay zekâ” denildiğinde çoğu insanın aklına ekranda beliren bir sohbet penceresi, birkaç saniyede üretilen görseller ya da otomatik çalışan yazılımlar geliyor. Oysa bu araçların arkasında görünmeyen kocaman bir fiziksel dünya var: veri merkezleri. Yapay zekâ sistemleri, bulut hizmetleri ve dijital platformlar; on binlerce, hatta yüz binlerce sunucu, grafik işlemci, disk sistemi ve ağ ekipmanıyla dolu dev tesisler olmadan çalışamıyor. Bu tesisler yalnızca elektrik tüketmiyor; aynı zamanda büyük miktarda suyla soğutuluyor, sürekli yeni donanımlarla genişletiliyor ve dünyanın dört bir yanında kurulan karmaşık tedarik zincirlerine dayanıyor. Lityumdan bakıra, nadir toprak elementlerinden kobalta kadar uzanan bu zincirin her halkasında maden ocakları, ağır çalışma koşulları, ekolojik yıkım ve enerji yoğun üretim süreçleri bulunuyor. “Dijital” diye sunulan dünyanın arkasında aslında son derece maddi, endüstriyel ve kirletici bir altyapı yükseliyor.[1][2]

Daha çarpıcı olan ise teknoloji şirketlerinin artık bu tabloyu gizleme ihtiyacı bile duymaması. Birkaç yıl öncesine kadar kendilerini “karbon nötr gelecek”, “yeşil teknoloji” ve “sürdürülebilir inovasyon” söylemleriyle pazarlayan şirketler, bugün veri merkezlerinin devasa enerji ve su tüketimini yapay zekâ çağının kaçınılmaz bir gereği olarak sunuyor. Üstelik yalnızca şirket yöneticileri değil, hükümetler de veri merkezlerini ve yapay zekâ altyapılarını stratejik yatırımlar olarak tanımlıyor; vergi teşviklerinden enerji tahsislerine, özel yasal düzenlemelerden kamusal kaynakların kullanımına kadar birçok alanda teknoloji tekellerinin taleplerine hızla yanıt veriyor. Sonuçta ortaya dikkat çekici bir tablo çıkıyor: Çevresel ve toplumsal maliyetler giderek daha görünür hale gelirken, bu maliyetleri azaltmaya değil, yapay zekâ yarışını hızlandıracak yeni altyapıları kurmaya odaklanan bir anlayış güç kazanıyor. Böylece şu sorular kaçınılmaz hale geliyor: Teknoloji sermayesi bu kadar yoğun kaynak kullanımını hangi ekonomik ve siyasal dinamiklere dayanarak meşrulaştırabiliyor? Ve devletler neden kamusal yarar ile ekolojik sınırlar yerine, küresel teknoloji şirketlerinin ihtiyaçlarını öncelik haline getiriyor?

Yapay zekâ çağının “bulut” metaforu giderek dağılıyor. Çünkü ortada gökyüzünde süzülen hafif bir dijital dünya değil; devasa enerji santrallerine, su altyapılarına ve maden zincirlerine bağımlı ağır bir endüstriyel makine var. Bugün Microsoft, Google, Amazon ve OpenAI gibi şirketlerin kurduğu yeni nesil veri merkezleri, artık küçük ülkelerin enerji planlamasını etkileyebilecek ölçekte tesislere dönüşmüş durumda. Örneğin ABD’de bazı yapay zekâ veri merkezlerinin tek başına yüz binlerce hanenin tüketimine yaklaşan elektrik talebi oluşturduğu tartışılıyor. Bir dönem birkaç megavatla çalışan tesislerin yerini şimdi yüzlerce megavatlık kompleksler alıyor. Bu yüzden enerji şirketleri eski kömür ve doğalgaz santrallerini kapatmak yerine yeniden devreye sokmayı tartışıyor. Yani “yeşil dönüşüm” söylemi sürerken, yapay zekâ yarışını kaybetmemek için fosil yakıt altyapısı fiilen yeniden tahkim ediliyor. Dahası, bu merkezlerin sürekli soğutulması gerekiyor. Bir veri merkezinin günlük milyonlarca litre su tüketebilmesi artık istisna değil. Kuraklık yaşayan bölgelerde bile teknoloji şirketlerine özel su tahsisleri yapılırken, yerel halkın su kullanımına sınırlamalar getirilebiliyor. Böylece birkaç saniyede görsel üreten sistemlerin arkasında; kuruyan nehirler, zorlanan elektrik şebekeleri ve yeniden açılan fosil yakıt santralleri beliriyor.

Fakat hikâye yalnızca enerji ve suyla sınırlı değil. Yapay zekâ donanımlarının üretimi için gereken lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri; Latin Amerika’daki maden havzalarından Afrika’daki kobalt ocaklarına kadar uzanan çok katmanlı bir çıkarım zincirine dayanıyor. Bir yapay zekâ sunucusunda kullanılan gelişmiş GPU’ların üretimi, geleneksel sunuculara kıyasla kat kat fazla enerji, ultra saf su ve mineral gerektiriyor. Yani ChatGPT’ye yazılan birkaç satırlık bir komutun arkasında; Şili’de su tüketen lityum havzaları, Kongo’daki ağır çalışma koşulları ve Tayvan’daki yüksek enerji yoğunluklu çip fabrikaları bulunuyor. Üstelik bütün bunlar artık “kaçınılmaz ilerleme” diye sunuluyor. Hükümetler teknoloji tekellerine vergi muafiyetleri, özel enerji hatları, hızlı ruhsat süreçleri ve milyarlarca dolarlık teşvikler sağlıyor. Tekrar vurgularsak sonuçta ortaya garip bir tablo çıkıyor: Bir yanda iklim krizi, su kıtlığı ve enerji darboğazı tartışılıyor; diğer yanda ise yüz milyarlarca dolarlık yapay zekâ altyapıları, adeta yeni bir dijital sanayi devrimi gibi dünyanın kaynaklarını yutacak biçimde büyütülüyor.

Bu “garip tablo”nun kaynaklarını, dinamiklerini sonraki yazıda tartışacağız. Bu yazıda manzarayı daha anlaşılır kılmak için örneklere devam edelim. 

Axios’un aktardığı analize göre ABD’de halihazırda çalışan 4.000’den fazla veri merkezine ek olarak yaklaşık 3.000 yeni veri merkezi ya inşa ediliyor ya da planlama aşamasında bulunuyor. Haberde dikkat çeken noktalardan biri şu: Birçok bölgede elektrik tüketimi, su kullanımı ve yerel çevresel etkiler nedeniyle ciddi toplumsal itirazlar yükseliyor; buna rağmen veri merkezi yarışı, eyalet yönetimlerinin de aktif biçimde teşvik ettiği bir ekonomik kalkınma stratejisine dönüşüyor [3].

Guillaume Pitron’un aktardığı verilere kulak verirsek şunu görüyoruz: Bugün dünya elektriğinin %1 ila %3’ünün veri merkezleri tarafından tüketildiği tahmin ediliyor ve bu tesisler dijital sektörün çevresel etkilerinin yaklaşık %15’inden sorumlu görülüyor. Amsterdam ve çevresinde bazı bölgelerin toplam elektrik tüketiminin %10’unun veri merkezlerine gitmesi, bu yükün kent ölçeğinde nasıl hissedildiğini gösteriyor. Elektrik şebekelerindeki dengesizlikler, sıklaşan arıza riskleri ve enerji talebinin hastaneler, seralar ya da acil hizmetlerle rekabet etmeye başlaması, dijital altyapının fiziksel dünyadaki ağırlığını görünür hale getiriyor. [4][5]

Bu tesislerin büyümesi yalnızca elektrik tüketimini değil, arazi kullanımını, su kaynaklarını ve donanım döngüsünü de dönüştürüyor. Pitron’un aktardığı örneklerde veri merkezlerinin yoğunlaştığı bölgelerde soğutma için bol suya erişim stratejik avantaj olarak görülüyor; yeni tesisler için geniş enerji altyapıları ve binlerce hektarlık güneş enerjisi sahaları planlanıyor. Öte yandan ömrünü tamamlayan sunucuların içerdiği hassas veriler nedeniyle fiziksel olarak parçalanması ve imha edilmesi gerekiyor; kimi şirketler bu süreci güvenlik görevlileri eşliğinde yürütüyor. Böylece “bulut” olarak sunulan dijital dünyanın arkasında, sürekli büyüyen enerji hatları, soğutma sistemleri, elektronik atıklar, veri depoları ve giderek genişleyen endüstriyel alanlardan oluşan ağır bir maddi altyapı ortaya çıkıyor.

Ortaya çıkan bu tablo, yalnızca ABD ve Avrupa’ya özgü geçici bir yatırım eğilimi değil; enerji baskıları, çevresel riskler ve altyapı krizleri büyürken dünyanın farklı bölgelerinde devletlerin aynı veri merkezi yarışına giderek daha büyük bir iştahla dahil olduğu küresel bir yönelime işaret ediyor. Üç örnekle ilerleyelim. Güneydoğu Asya’da Vietnam da benzer biçimde kendisini “yapay zekâ ve hiper ölçekli veri merkezi üssü” olarak konumlandırmaya çalışıyor. Vietnam basınında ve sektör raporlarında ülke; düşük maliyetli enerji, genç dijital işgücü, stratejik konum ve yeni yatırım teşvikleriyle küresel veri merkezi sermayesi için “cazip bir destinasyon” olarak sunuluyor. Hükümetin yabancı veri merkezi yatırımlarına yönelik düzenlemeleri gevşetmesi, Google, Nvidia, Alibaba ve yerel teknoloji şirketlerinin milyarlarca dolarlık yapay zekâ ve veri merkezi projeleri açıklaması da bu yönelimi hızlandırıyor. [6]

Birleşik Arap Emirlikleri, veri merkezi ve yapay zekâ yarışına hayret verici denilebilecek agresif kararlar dizisiyle dahil oluyor. BAE’nin OPEC ve OPEC+ içindeki üretim kotalarından uzaklaşma yönündeki hamlesi, petrol piyasalarına ilişkin teknik bir tercih değil; esas olarak “dijital enerji üssü stratejisi” olarak açıkladığı yönelime dair bir hazırlık. Abu Dabi yönetimi, üretim sınırlamalarından kurtularak açığa çıkacak enerji kapasitesini doğrudan 5 GW ölçeğindeki yapay zekâ kampüsleri ve hiper ölçekli veri merkezlerine aktarmayı hedefliyor. Bu karar, karbon salımlarını ve ekolojik yıkımı derinleştirirken, enerji dönüşümü tartışmalarını da bütünüyle başka bir eksene itiyor. Çünkü iklim krizine karşı fosil yakıtlardan çıkışın tartışıldığı bir tarihsel momentte, yeni petrol ve doğalgaz kapasitesinin doğrudan yapay zekâ altyapıları için seferber edilmesi anlamına geliyor.

Suudi Arabistan, 2026 itibariyle 60’ı aşan veri merkezi yatırımıyla kendisini küresel yapay zekâ merkezlerinden biri haline getirmeye çalışıyor. Ülkenin operasyonel veri merkezi kapasitesi yalnızca dört yıl içinde 68 MW’tan 440 MW’ın üzerine çıkarak yaklaşık altı kat büyüdü; 4,27 milyar doları aşan yatırımla kurulan bu altyapılar, petrol gelirlerinin giderek daha fazla dijital altyapı ve yapay zekâ ekosistemine yönlendirildiğini gösteriyor. Çöl ikliminde çalıştırılan hiper ölçekli veri merkezlerinin yüksek elektrik ve soğutma ihtiyacı gezegenin maddi sınırları üzerinde büyüyen yeni bir baskı alanı yaratıyor.

Türkiye’ye gelirsek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Temmuz 2025’te açıkladığı biçimiyle 10 milyar doları aşan yatırımlarla veri merkezi bölgeleri kurulması ve mevcut 250 MW düzeyindeki kapasitenin 2030’a kadar 1 GW’a çıkarılması hedefi ana akım basında övgülerle bildirildi. Oysa MMO’nun Türkiye’nin Enerji Görünümü 2024 raporu [7], Türkiye’nin enerji alanında zaten yüksek düzeyde dışa bağımlı, fosil yakıt ağırlıklı ve enerji ithalatı baskısı altında olduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre Türkiye’nin toplam enerji arzı son 20 yılda %104’ten fazla artarken, enerji ithalatı da %118’in üzerinde büyüdü; enerji ithalat faturası ise yalnızca 2022 yılında 96,5 milyar dolara ulaştı. Veri merkezleri yalnızca yüksek miktarda elektrik tüketen tesisler değil; günün her saati çalışan, sürekli soğutma isteyen ve şebekeye kesintisiz enerji yükü bindiren altyapılar olarak öne çıkıyor. 

MMO raporunda Türkiye’nin mevcut enerji planlarının dahi fosil yakıtlardan kopamadığı, aksine yeni doğalgaz ve kömür yatırımlarını sürdürdüğü açık biçimde belirtiliyor. 2035’e kadar doğalgaz santrallerinde yaklaşık %40’lık kapasite artışı, kömürlü santrallerde ise yeni genişleme hedefleri öngörülüyor. Bu tablo içinde veri merkezlerinin büyümesi; yeni enerji santralleri, yeni iletim hatları, yeni trafo merkezleri ve daha yoğun soğutma altyapıları anlamına geliyor. Başka bir deyişle “dijital dönüşüm” diye sunulan süreç, aynı zamanda Türkiye’nin enerji tüketimini ve fosil yakıt bağımlılığını büyüten fiziksel bir altyapı genişlemesi olarak ilerliyor. Üstelik bütün bunlar, enerji yoksulluğunun ve enerji maliyetlerinin toplum açısından zaten ağırlaştığı bir dönemde gerçekleşiyor. 

Enerji sistemi üzerindeki yük, fosil bağımlılığı, çevresel baskılar ve toplumsal maliyetler büyürken; neden hükümetler ve büyük sermaye grupları veri merkezi yarışını stratejik bir fırsat ve yeni bir yatırım iştahı alanı olarak görüyor? İkinci yazının konusu, bu sorunun arkasındaki ekonomi-politik dinamikleri tartışacağız.

  1. Yapay zeka veri merkezi devrimi dünyanın enerjisini, suyunu ve malzemelerini tüketiyor
  2. Sömürüden ekolojik yıkıma: Paris Marx ile yapay zekânın geleceği üzerine
  3. America’s data center growth hot spots, mapped
  4. Guillaume Pitron, Dijital Cehennem – Bir Like’ın Ucuna Yolculuk, İş Bankası Kültür Yayınları, 2023
  5. 831 data centers are under construction in the United States
  6. Vietnam, yapay zeka mega veri merkezleri için cazip bir destinasyondur.
  7. MMO Raporu: Türkiye’nin Enerji Görünümü 2024

Bu Makaleyi Paylaşın