Psikanalizin güncel olandan uzak kalması sanırım pek mümkün değil. Psikanaliz ortaya çıktığı dönemden bu yana savaşlara, salgın hastalıklara, kitlesel kayıplara ve gündelik hayatı değiştiren yeni iletişim araçlarına tanıklık etti. Bu karşılaşmalar, ele aldığı konuları ve kullandığı kavramları etkiledi. Savaş nevrozları travmayı; kitlesel yıkımlar kayıp ve tekrar zorlantısını; değişen toplumsal hayat ise benlik ve ilişki biçimlerini yeniden düşünmeye itti.
Bugün benzer bir tarihsel eşiğin içindeyiz. Pandemi sırasında çalışma, eğitim, yakın ilişkiler hatta psikanaliz kısa sürede çevrimiçi ortamlara taşındı. Ardından yapay zeka, düşünceyi üretme ve dışarıya aktarma biçimimize dâhil oldu. Bu hızlı değişim elbette birçok disiplin gibi psikanalizin de dikkatini çekti. Bu yazıda yapay zekanın daha genel anlamda teknoloji ile kurduğumuz ilişkinin düşünce süreçlerimize etkisi üzerine düşüneceğim.
Dijital sistemler bize mümkün olan en kısa sürede yanıt veriyor. Bir soruyu yapay zekaya yazdığımızda saniyeler içinde karşılık alıyoruz. Algoritmalar ne izleyeceğimizi ne okuyacağımızı veya ne satın alacağımızı bize söylüyor. Bu kolaylıktan vazgeçmek kolay değil. Yine de otomatik oynatma, sonsuz kaydırma ve tek tıkla satın alma gibi teknolojiler, arzu ile doyum arasındaki mesafeyi kısaltırken düşünme biçimimizi nasıl etkiliyor olabilir?
Freud, 1911’de yazdığı “Formulations on the Two Principles of Mental Functioning” eserinde ruhsal işleyişi haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki ilişki üzerinden ele alır (Freud, 2024, s. 216–219). Haz ilkesi, hoşnutsuzluğu azaltmaya ve doyuma en kısa yoldan ulaşmaya yönelir. Freud’un şemasında ihtiyaç duyulan şey önce zihinde var edilir; yani bebek acıktığında meme önce halüsinatuar biçimde zihinde belirir. Fakat halüsine edilen meme gerçek açlığı gidermez; açlık ya da gerilim artarak devam eder. Beklenen doyum gerçekleşmediğinde ruhsal aygıt artık dış dünyanın koşullarını hesaba katmak zorunda kalır ve “gerçeklik” ortaya çıkmaya başlar. Gerçeklik ilkesi haz ilkesini ortadan kaldırmaz; anlık hazdan, daha sonra ulaşılacak güvenli bir doyum için, geçici olarak vazgeçmeyi mümkün kılar.
Gerçekliğin hesaba katılmasıyla dikkat, bellek ve yargı gibi işlevler gelişir. Dikkat dış dünyayı yoklar; bellek bu yoklamaların izlerini saklar; yargı ise zihindeki bir tasarımın gerçekliğe uyup uymadığını sınar. Düşünme de eylemi hemen gerçekleştirmek yerine onu zihinde önceden sınayan bir tür “deneme eylemi”dir. Kişi olası yolları ve sonuçları henüz davranmadan, daha düşük bir bedelle zihninde prova eder. Böylece dürtü ile eylem arasına bir süre girer; gerilim hemen boşaltılmaz, bir ölçüde taşınır.
Burada gecikme, kendi başına erdem sayıldığı için önemli değildir. Doyum ertelenirken dış gerçeklik yoklanır, olası sonuçlar sınanır ve eylem buna göre düzenlenir. Teknolojik hız ile bu ruhsal süreç elbette aynı şey değildir. Yine de hazır ve hızlı yanıtların zihinsel deneme eylemi olan düşünceye ne yaptığı sorulabilir.
Freud düşünmenin doğrudan boşalımı erteleyen yönünü gösterirken, Bion bu aralıkta gerçekleşebilecek dönüşüme odaklanır. Bion’a göre insan yaşadığı her şeyi doğrudan düşünce olarak deneyimlemez. Bedensel duyumlar, kaygılar ve henüz adı konmamış duygular -beta ögeleri- önce zihinde işlenebilir bir biçime dönüşmelidir. “Alfa işlevi”, ham duyusal ve duygusal yaşantının imgelenebilen, düşlenebilen ve düşüncede kullanılabilen öğelere dönüşmesini anlatır (Bion, 2014, s. 274–276). Düşünmek bu anlamda yaşantıya hızla bir ad koymak değil, ona zihinde tutulabilir ve başka deneyimlerle ilişkilendirilebilir bir biçim kazandırmaktır.
Yapay zeka tam da gecikme ile dönüşümün kesiştiği yere yerleşiyor olabilir mi? Bir soruyu, karşılığı yanlış ya da yüzeysel olsa bile, yanıtsız bırakmıyor. Bu yüzden artık günlük yaşamda bilen ile bilmeyen arasındaki mesafeyi giderek azaltıyor. Nathan Kravis’in dijital kültür için kullandığı “düzleştirme” kavramı burada yol gösterici olabilir. Kravis “düzleştirme”yi dijital çağda deneyimin incelmesini, homojenleşmesini ve ayrımların silinmesini tanımlamak için kullanır. (Kravis, 2017, s. 806–808). Bu kavramı yapay zekaya taşıdığımızda, bilmek ile bilmemek, uzmanlık ile erişim, düşünülmüş bir yargı ile olası görünen bir cümle arasındaki farkların ortadan kalkacağı ya da düzleşebileceği söylenebilir. Ayrıca Kravis, dijital çağın tümgüçlülük, her şeyi bilme ve her şeyi yapabilme arzularını harekete geçirebildiğini de söyler (2017, s. 808–809). Yapay zekanın hemen yanıt veren, çoğu zaman uzlaşmacı ve onaylayıcı konuşma biçimi bu döngüyü besleyebilir. Her sorunun bir karşılığı olduğunda, her şeyi sorabilmek ile her şeyi bilmek; bir araca erişmek ile ürettiğini değerlendirebilmek birbirine karışabilir. Buradaki sorun kişinin kendisini güçlü hissetmesi değil; sınırın, farklılığın ve “bilmiyorum” diyebilmenin ortadan kalkmasıdır. Belki psikanalitik açıdan üzerinde durulması gereken başka bir nokta burasıdır; çünkü bana kalırsa düzleştirme etkisiyle insanla makineyi birbirine yaklaştıracak yer burası olabilir. Yapay zeka ya da benzeri teknolojiler insana yaklaştıkça insan da bu teknolojilere yaklaşacaktır. Bir noktada bütünleşme olacak mı? Şimdilik bilmiyoruz; ancak halüsine edebiliyoruz. Psikanalizin burada hatırlatabileceği mütevazı şey, düşünmenin yalnızca doğru yanıt üretmek değil; doyumu ertelemek, belirsizliğe bir süre dayanmak ve yaşantıyı zihinde dönüştürmek olduğudur.
Kaynaklar
Bion, Wilfred R. (2014), Learning from Experience [ilk yayın 1962], The Complete Works of W. R. Bion, Cilt IV, ed. Chris Mawson, Karnac Books, Londra, s. 247–365.
Freud, Sigmund (2024), “Formulations on the Two Principles of Mental Functioning” [ilk yayın 1911], The Revised Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XII: The Case of Schreber, Papers on Technique and Other Works, 1910–1914, çev. James Strachey, gözden geçirilmiş baskı ed. Mark Solms, Rowman & Littlefield, Lanham, MD, s. 215–222.
Kravis, Nathan (2017), “The Googled and Googling Analyst”, Journal of the American Psychoanalytic Association, 65(5), s. 799–818.
