Oyun hayatımda büyük bir yer kaplıyor. Lego’dan kart oyunlarına, satrançtan kızım ile oynadığım evcilik oyununa kadar, oyun oynamak benim için özel bir zaman. Ama bilgisayar oyunları, belki de bunlar arasında en çok vakit geçirdiğim, gönlümde de çok farklı bir yere sahip olanı. Bilgisayar oyunlarındaki farklı dünyaları keşfederken, orada dinlediğim müzikler de beni hep büyülemiştir. Düşünsenize, ekranın başında saatlerce bir şey ile ilgileniyorsunuz ve arka planda sürekli olarak bununla ilgili bir müzik çalıyor. Daha sonra o müziği duymak sizi o anlara geri götürüyor. Belki de bu ikisinin kesiştiği yerde bu kadar çok zaman geçirmemin sebebi tam olarak budur. Bu yazıda o kesişimin hikâyesini, yani oyun müziğinin bugüne nasıl geldiğini anlatmaya çalışacağım.
Bilgisayar oyunları günümüzün en önemli ve geniş kitleli “mecra”larından biri. Biz “bilgisayar oyunu” diyoruz ama aslında telefon ve konsollar da bunun bir parçası. Bazı oyunların bütçeleri Hollywood filmlerini aşmış durumda. Hatta eskiden “filmlerin” oyunları yapılırken, artık “oyunların” filmleri yapılıyor. O kadar zengin bir atmosfer sunuyorlar ki, bunlara kendini kaptırmamak elimizde değil.
Oyunlar içinde kullanılan müziklerin de bu atmosfere katkısı çok fazla. Hatta müzikleri ile konuşulan oyunlar, oyun müzikleri konserleri, albümleri de hayatımızın bir parçası oldu diyebiliriz.
Bu yazı birkaç bölüm hâlinde yayınlanacak. Bu bölümü okurken kulaklığınızı takıp şunlardan birini açmanızı öneririm:
Dinlemeye başladıysanız, ve dıt dıt diyerek kafanızda müziklere eşlik ediyorsanız, bakalım Oyun ve Müzik’in başına neler gelecek.
Başlangıçta Bip Vardı

1972’de Pong, ilk para eden oyun olma özelliğini taşıyor. Topun rakete değdiğinde çıkan “bip” sesi de bizi ses efektleri ile tanıştırıyor. Aslında çok basit bir oyun olmasına rağmen Pong inanılmaz bir ticari başarı. İlk defa bir barda, “pinball” makinelerinin yanına konuyor. O gece, insanlar Pong oynamak için sabaha kadar kuyruk bekliyorlar. Öğrenmesi kolay, ustalaşması zor bir oyun. Zaten oyun dünyasının en iyi oyunları da böyleleridir.
Öğrenmesi kolay, ustalaşması zor bir oyun. Zaten oyun dünyasının en iyi oyunları da böyleleridir.
1978’de Space Invaders, ses efektlerinin ötesine geçip arka planda müzik çalan ilk oyun. Buradaki arka plan müziğinin önemli bir başka özelliği de, müziğin sizin oyundaki durumunuza göre temposunu değiştirmesi. Aslında hepi topu 4 nota çalıyor oyun, ama sona yaklaştıkça notaları çalma hızı artıyor ve siz de gerilmeye başlıyorsunuz. Bu önemli bir özellik; kezâ ilerleyen oyunlarda çalınan müzikler ve bunların tempoları; kullanıcının yaptığı şeylere, başına gelenlere, girdiği ortamlara (örneğin bir bara girdiğinizde bar müziğini duymaya başlamanız gibi) veya ölmenize bağlı olarak dinamik olarak da değişiyor ve sizi havaya sokup, içine çekmeyi çok iyi başarabiliyor. Bu özellik ise aslında tasarlanarak çıkmamış. O dönemki işlemci gücü, aynı anda hem ekrandaki uzaylıları göstermeye hemde müziği çalmaya ancak yetiyor. Uzaylı sayısı azaldıkça işlemcinin her karede yapması gereken işlem miktarı azalıyor. Bu nedenle görüntüler daha hızlı çiziliyor ve oyun döngüsü hızlandığı için müzik de daha hızlı çalıyor Bunu sonradan fark eden oyunun tasarımcıları da “iyi oldu bu” diyerek bunu böyle bırakmaya karar veriyorlar.
Dile Dolanan Notalar
1979 yılında yeni çıkan Baseball oyununda artık “konuşma” var. Henüz spor oyunlarındaki gibi, attığınız gollere, bastığınız smaçlara yorum yapamıyor bile olsa, oyunun kuralları ile ilgili 3-5 kelam etmesi, donanımların yavaş yavaş müzik, daha doğrusu ses konusunda ilerlemeye başladığını gösteriyor.
1980 yılında Pac-Man çok büyük bir kitlenin hayatında ufak da olsa bir yer ettiği için, müziği de aynı şekilde yer ediyor. Hatta Buckner & Garcia isimli Amerikalı müzisyenler, 1981’de Pac-Man Fever şarkısını yayınlıyor ve şarkı Billboard Hot 100 sıralamasında 9. sıraya kadar çıkıyor. Burada oyun müziklerinin aslında tek başlarına ticari bir başarı sergileyebileceklerini de görmeye başlıyoruz.
Pac-Man Fever ile Oyun müziklerinin aslında tek başlarına ticari bir başarı sergileyebileceklerini de görmeye başlıyoruz.

1980 döneminde oyun müziği yapmak da kolay değil; bazı ses kartları ucuzlasa da bunlar şu anki teknoloji ile karşılaştırılamazlar. Kısıtlı sayıda kanala sahipler. Bir kanal üzerinden arka plan müziğini çalmaya başladığınızda, o kanaldan bir de ses efekti çıkaramıyorsunuz. Önce arka plan müziğini durdurmalı, ses efektini çıkarmalı, sonra da müziğe yeniden devam etmelisiniz. Bu yüzden de geliştiriciler ses efektleri ve müzik arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyorlar. Neyse ki teknoloji sonra ilerliyor ve bu dertten kurtuluyorlar.
1983’te Into the Dragon’s Lair, Laser Disc olarak piyasaya çıkan ilk oyun. Bu sayede “yer”, yani depolama sıkıntısını bir miktar aşabiliyor ve Stereo Sound müzikler barındırıyor.
1985’te Tetris çıkıyor; “dile dolanan müzik” diye buna deniyor sanırım. Dünyada hala oynanan, hala rekorları kırılmaya çalışılan Tetrisin ortaya çıkış hikayesi de bir acayip. Aslında bir yapay zekâ araştırmasında kullanılmak üzere ortaya çıkıyor. Henüz işlerimizi elimizden alamayacak seviyedeki bu yapay zekaların o dönemki eğitimleri için bitmeyecek bir problem gerekiyor. Tetris fikri de işte böyle doğuyor; kaldı ki Tetris’i de sonsuza kadar oynayabiliriz, ya da o dönemde daha çok “elektrik kesilene kadar” ya da 13 yaşındaki bir çocuk oyun çıktıkan tam 34 yıl sonra, 6.8 milyon puan yapıp, oyunu bitirene, pardon yani bozana kadar. Oyunun 1988 yılından bu zamana kadar, 520 milyondan fazla kopya satmış olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. GTA 5 ise 230 milyon civarı satmış, herkesi yerini bilsin, çok öyle havalara girmesin.
1985’te müzikten bahsederken, filmlere de konu olmuş, herkesin sevdiği kırmızı tulumlu musluk ustamızdan bahsetmezsek olmaz. Süper Mario ile ilk tanışmam Game Boy ile olmasına rağmen, o ben daha doğmadan herkesin kalbini fethetmişti bile. İlginç olan, bu musluk ustası abimizin dönemin Nintendo konsolu olan NES’in amiral gemisi oyunlarından birinde başrolü kapmış olması (hatta Wrecking Crew’u da sayarsak, iki oyunun). Chiptune türündeki müzikleri, 2007’de büyük bir orkestra ile yeniden de yorumlanacak. Her çıkan yeni oyununda bu chiptune kafasını yansıtmaya çalışsa da, bir noktadan sonra gerçek enstrümanlar kullanmaya ve orijinaline sadık kalarak hip hop’a yaklaşıp jazz’a göz kırpacak şekilde müziği de oyun ile birlikte gelişmeye devam edecek. Ama o yıllara daha epey bir var ama konu Mario olunca, anlatacak o kadar çok şey var ki…
1986’da The Golden Joystick Awards, oyun dünyasının önemli ödüllerinden biri. Oscar olmasa da Cannes ayarında diyelim. Bu yıl “En İyi Soundtrack” kategorisini ödüllere ekliyorlar ve ilk ödülü Sanxion isimli bir oyun alıyor. Artık oyun müziği bestecilerine haklarını verebileceğimiz bir altyapı da oluşmuş oluyor. Bir bakıma bu ödül kategorisi aslında malumun ilanı gibi oluyor.
Oyun ve Müzik’in macerasında daha baştayız. Aşağıdaki şarkıları bir müzik arası olarak dinleyin, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
