Çalışma Yaşamı

Uzaktan Çalışma ve Tükenmişlik Sendromu

Türkiye’de görülen ilk vaka sonrasında, Mart 2020’de başlayan Covid-19 salgını ile birlikte pek çok meslektaşımız Uzaktan Çalışma” düzenine geçti.

Yakın çevremizdeki meslektaşlarımızın uzaktan çalışma sürecine hızlıca uyum sağladıklarını gözlemlemekle birlikte zaman geçtikçe bu süreçten dolayı yorgunluklar yaşadıklarını görmeye başladık.

Uzaktan çalışma sürecine geçen çalışanların, öncesine göre daha uzun saatler çalıştıklarını, ofis ortamı dışında bulunduklarından iş dışında da ilave sorumluluklar edinmeleri neticesinde daha fazla yorulduklarını, ergonomik koşullardan dolayı ise fiziksel olarak da bazı sorunlar yaşamaya başladıklarını gördük.

Kişisel gözlemlerin ötesine geçerek tanık olduklarımızın hep duyduğumuz  Tükenmişlik Sendromu” olup olmadığını ve bu sendromun ne olduğunu öğrenmek amacıyla Psikolog Eser Sandıkçı(*)’nın değerli görüşlerini aldık.

Konuyu irdelemeye başlarken insanın çalışma hayatı ile kurduğu ilişkiyi düşünmekte yarar var. Çalışma kavramının etimolojik kökenine bakmak, çalışmaya yüklenen  tarihsel anlamlara dair bize önemli veriler sunuyor. Örneğin Latince kökenli “Labor (emek)” sözcüğü sancı/acı anlamına gelmekte. Buradan yola çıkarsak çalışma kavramının daha en başından eziyet çekme referansına sahip olduğunu görebiliyoruz. 

Tükenmişlik için yorgunluğun giderilememe hali diyebiliriz. İnsanın doğal yaşam ritminin çalışma düzeni ritmine uyum sağlayamaması ile başlıyor her şey. İnsan; yaşayan, canlı bir organizma olduğu için doğanın döngülerinden etkilenirken iş ortamı insanın bu döngülerin ve değişimlerin tümüyle yok sayıldığı bir tempoda yaşamasını/çalışmasını bekliyor. Çalışan kişi zaman içinde yorgunluğunu gideremeyip kendisini yeniden üretememeye başladığında da “Tükenmişlik Sendromu”  karşımıza çıkıyor.

Sanayi devriminden önce tarlada, sanayi devriminden sonra fabrikada kollektif bir çalışma düzeni varken günümüzün dijital devrimi ile beyaz yakalıların çalışma hayatında bireysel bir yapıya geçilmiş oldu.

Salgın öncesinde çalışma arkadaşlarımızın, kurumların insan kaynakları birimleri  tarafından geliştirilen/dayatılan performans sistemleri nedeniyle bizlere birer rakip haline gelmeleri ile aslında yalnızlaşma sürecimiz  başlamıştı. Salgın döneminde artan “Uzaktan Çalışma”  ile bu yalnızlık şimdi bir de fiziki bir boyut kazanmış oldu. 

Gerçek şu ki uzaktan çalışma ile artan çalışma saatleri, ev ortamında çalışıyor olmanın getirdiği ek yükümlülükler ve yalnızlaşmanın yoğun etkisi ile ortaya çıkan “tükenmişlik durumu”  işsiz kalma endişesi ile harmanlanınca oluşan işe karşı hissedilen isteksizlik ve olumsuz duygular bir zayıflıkmış gibi algılanıp bu duygular hiç yokmuş gibi çalışmaya devam edilmek durumunda kalınabiliyor. Bununla baş etmek için çalışanlar, kendilerini işe kaptırıp gitmeyi ve daha da çok çalışmayı seçebiliyor.

Oysa bu durumun bir zayıflık olmadığını, hissedilen umutsuzluk, tükenmişlik, işe devam etmede zorluk yaşama vb. hislerinin ve sonucunda düşen performans göstergelerinin, işten çıkarılmanın, işyerinde Mobbing’e maruz kalmanın sorumlusunun bizim değil kar güdüsü ile hareket eden çalışma ilişkilerinin olduğunu hatırlamak ve bundan dolayı suçluluk ya da utanç duymamak gerekiyor.

Ne yazık ki bu tür kaygılar,  endişeler önünde sonunda kendini ruhsal ve bedensel sorunlar şeklinde ortaya çıkarabiliyor. Göz ardı edilen işten kaynaklı duygusal çatışmalar cilt sorunları, mide rahatsızlıkları ya da kalp ile ilgili sorunlar gibi bedensel sorunlar olarak kendilerini gösterebiliyor.

Üstelik bu “Tükenmişlik Sendromu ya da Mobbing,  doğrudan bizim başımıza gelmese bile yakınımızda yaşanmasına  tanık olmamız da bizde başta suçluluk duygusu olmak üzere benzer ikilemlere ve ruhsal çatışmalara neden olabiliyor.

Böylesi durumlarda ruh ve beden sağlığımızı koruyabilmek adına yapılabilecekler nelerdir, diye soracak olursak ilk yapılması gerekenin yalnız olmadığımızın farkına varılması olduğunu söyleyebiliriz.

Ağır çalışma koşulları ile karşı karşıya kalan birer insan olarak, sahip olduğumuz yaşam ritmi ile çalışma hayatının beklediği robotumsu ritmin birbirine uyumsuz olabileceğinin farkına varıp bu uyumsuzluğu yaşayanın yalnızca biz olmadığımızı fark etmeliyiz. 

İçinde bulunduğumuz olumsuz durumu içimize atmak yerine yazıya dökebilir ya da yakınlarımızla, meslektaşlarımızla paylaşabiliriz. Odamızın, diğer meslek örgütlerinin, derneklerin, sendikaların etkinliklerine katılmalı; meslektaşlarımızla tanışıp sohbet etmeliyiz. Karşımızdakini dinlemeli, kendimizi anlatabilmeli, ifade edebilmeliyiz.

Her ne kadar sistem bizden mükemmel olmamızı bekliyor ise de bunun mümkün olamayacağını ve bu durumun da herkes için geçerli olduğunu unutmamalıyız.

İş ortamından kaynaklı yaşadıklarımızı ve hissettiklerimizi yok saymamalıyız.  İş arkadaşlarımızla dayatılan rekabete karşılık birbirimizin acısını görmemiz, ortak yaralarımızı birlikte sarmanın yollarını aramamız yaşamsal öneme sahiptir.

(*) Eser Sandıkçı
Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun.  Kadıköy’de Düşlem Psikolojik Danışmanlık Merkezinde psikoterapist olarak çalışmakta. Çalışma yaşamının çalışanlar üzerine ruhsal etkileri üzerine akademik çalışmaları bulunmakta. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllü psikoluğu. Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi.