Müziğin Bilgisayar Oyunları İçindeki Macerası – 3

Roy Simkes
12 Dk Okuma Süresi

Oyun ve Müzik, maceralarında çok yol kat ettiler ve duracak gibi de değiller. Geçen bölümde kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bu bölümü okurken kulaklığınızı takıp şunlardan birini açmanızı öneririm:

Dinlemeye başladıysanız, ve artık Rock müziklerine hazırsanız, bakalım Oyun ve Müzik’in başına neler gelecek.

Rock Yıldızları Kontrolcüyü Kapıyor

Quake — Kapak görseli: Bethesda Softworks. Bu görsel telif hakkı sahibine aittir; editöryal amaçla kullanılmıştır

1996’da “Doom gibi” türünün ağababalarından Quake çıkıyor. Oyun dünyası için önemli olsa da bizim için esas önemli konu, oyunun şarkılarının bestecisinin Trent Reznor ve grubu Nine Inch Nails olması. Oyun Müzikleri ödüllerinden bahsetmiştik; bu kadar yüksek profilli bir girişimin 96 yılında ödülle taçlandığını düşündüyseniz de ne yazık ki yanıldınız. Kezâ Frank Klepacki’nin bestelediği C&C Red Alert, ödülü kucaklıyor. Yeni teknoloji ile bu gibi yüksek profilli geçişler oyun dünyasında artık daha fazla yaşanmaya başlıyor. Hatta daha sonraları çıkacak System Shock oyununun -ki gene oyun dünyası için önemli bir oyundur- müziklerinin ilginç bir hikâyesi de var. Boston’da bir gece kulübünde çalan Tribe isimli grubu dinleyen iki oyun geliştiricisi grubu çok beğeniyor ve onların yanına giderek, geliştirdikleri oyunların müziklerini bestelemek isteyip isemediklerini soruyorlar. Grup üyeleri buna olumlu cevap veriyor, hatta içlerinden biri oyunun kötü karakterini bile seslendiriyor. Bu işi de o kadar çok seviyorlar ki grubu dağıtıp komple oyun müziği sektörüne giriyorlar. Bu grubun üyeleri ile daha sonra Thief, Dishonored, Guitar Hero gibi oyunlarda da karşılaşacağız.

1997’deki Need For Speed 2 SE, arabayı kullanırken dinlediğiniz müziklerle sizi hem gaza getiren hem de gaza bastıran bir hava oyuna katıyordu. Aslında önceki örneklerden farklı olarak bunlar oyuna özel olarak üretilmiş müzikler değiller; çeşitli grupların kendi şarkıları, Summer Mix Vol. 15 gibi toparlanarak sunuluyor. Bundan aşağı yukarı 10 yıl sonra seriyi yeniden canlandıracak NFS Underground içinde seçilen müziklerin ise gençliğimde ayrı bir yeri vardır.

1997’de Diablo, Doom gibi yeni bir türe hayat veriyor. Bunu yaparken de bizi oyun dünyasında herkesin kafasında yer eden, Matt Uelmen tarafından bestelenen Tristram ile tanıştırıyor. Yeni çıkan oyunlarda yeniden cover edilmesinin dışında, çok fazla cover’ı da fanlar tarafından çalınıyor. Oyunun başarısında müziğin yeri ne kadardı emin değilim ama müziği dinlemek için kasabada kaldığımı hatırlarım. Hem ne de olsa “Stay a while and listen”…

Stay a while and listen…

1998’de The Legend of Zelda: Ocarina of Time çıkıyor. Bir başka efsanevi oyun gene müzikleri ile de bizi cezbediyor. Ama burada olmasının esas sebebi ise bir nevi flüt olan “Ocarina”yı kullanarak müzik yapmamız ve yaptığımız müziklerle çeşitli bulmacaları çözüyor olmamız. Gerçi bundan tam 8 sene önce, 1990’da LucasArts tarafından yayınlanan Loom oyunu da aynı mekaniğe sahip. Yine de Zelda hâlâ değişik oyun mekanikleri, gönlümüze taht kurmuş karakteri ve harika müzikleri ile hayatımızda yer etmeye devam ediyor. Bilmeyenler için söyleyelim, bizim yeşilli oğlanın adı Link, Zelda değil.

1998’de FIFA 98 aklımıza “Vuhuuu” nidalarıyla kazınıyor. Blur’dan Song 2, FIFA’yı bence FIFA yapan müziklerden. Şarkının epey ödül alması FIFA serisindeki kullanımından olabilir mi bilmiyorum ama Vuhuuuu! Bundan sonra FIFA serileri de benzer şekilde rock şarkılar barındıracak ve maç aralarında bunları dinlemekten oyuna geri dönmeyi bir miktar unutacaksınız. Song 2 ile ilgili, ortamlarda paylaşabileceğiniz ek bir bilgi de, şarkının adının 2 olmasının sebebinin sadece grubun ikinci albümünün ikinci şarkısı olması değil, aynı zamanda şarkının 2 dakika 2 saniye sürmesi, 2 dizesi (verse), 2 korosu ve 2 heceli bir “Vuhuuu”su olması.

1999’da Vib-Ribbon isimli oyunun özelliği ise, oyunda aşmanız gereken bölümleri ona verdiğiniz müzikler üzerinden rastgele olarak hazırlaması. Oyunu bir kere açtıktan sonra oyunun CD’sini çıkartıp Metallica CD’nizi, ya da dinlemek istediğiniz albüm neyse onun CD’sini koyuyorsunuz ve şarkının ritmine uyarak bölümlerde ilerlemeye çalışıyorsunuz. 2008’de çıkacak Audiosurf isimli oyun da benzer bir mekanik kullanıyor. Bu “ritim” mekaniğinin oyunlarda ilk kullanımı da değil, hatta ileride biraz sonra değineceğimiz oyun sayesinde kendi alt türüne de sahip olacak ve dünyayı kasıp kavuracak. Dance Dance Revolution, Gitaroo Man, Karaoke Revolution, Frequency gibi oyunlar da müziği oyunun mekaniğinin merkezine koyan başka bazı oyunlar.

Kanalı Değiştirmeyin, Oyun Çalıyor!

Yeni milenyuma girdiğimizde artık oyun yapımcıları müzik konusunda daha ciddiler ve bestecilerine verdikleri bütçeler de aynı oranda artıyor. Pek çok oyun firması filarmoni orkestraları ile anlaşıp müziklerini onlara çaldırmaya başlıyor.

2001, yani Grand Theft Auto’nun çıkış yılı; harika bir oyun olmasının yanı sıra onu listemize sokan şey ise “radyo yayınları”. Araba kullanırken oyunun kendi arka plan müziğinin yanında radyo da dinleyebilmeye başlıyoruz. İstersek kendi şarkılarımızın da bu radyoda çalmasını sağlayabiliyoruz. Hatta bu konsept bir noktada o kadar yaygınlaşıyor ki artık kendi radyo sunucularını da kapsıyor. Fallout serisinde bu radyo yayıncısı olan arkadaş Three Dog ile tanışıp onu kurtardığımız bir görevimiz bile oluyor. Eh, adam radyo yayınlarında bizim kurtardığımız kasabalardan, öldürdüğümüz kötü adamlardan bahsedip bizi övüyor; ona da bir el atmışız, çok mu?

2003’te NBA Live 2003, her sene çıkan NBA oyunlarından oynanış olarak pek bir farkı olmasa da soundtrack albümü 1,3 milyon satıyor. Platin olan ilk oyun müziği soundtrack’i hâline geliyor.

2004’te MTV kendi müzik ödüllerinde oyun müziklerini de ödüllendirmeye karar veriyor, ama bu kararından 2007’de vazgeçiyor. Ödülü verdiği oyunda Winter Mix Vol. 22, pardon yani Tony Hawk’s Underground. Bunu bize yapılan bir yamuk gibi düşünsek de bir sonraki sene kurulacak olan YouTube, MTV’nin tahtından edeceğinden buna çok da takılmıyoruz.

2005’te Guitar Hero hayatımıza giriyor. İnsanları “Air Guitarist” olmaktan çıkarıp gerçek bir gitar kahramanı hâline getiriyor. “Ritim Oyunu”nu bir tür hâline getirip, daha önce değindiğimiz oyunlardaki fikirleri geliştirip bunları aksesuar tabanlı hâle getiriyor. Oyun bütün dünyayı sarıyor. Bir oyuncak gitar alıp sanki bir rock yıldızıymış hissi veren oyun, bununla durmuyor; bas gitar, mikrofon ve davul da çıkararak bir rock grubu kurma heyecanını bize yaşatıyor. Guitar Hero aşağı yukarı 10 küsur sene sürecek inanılmaz bir akımı da başlatıyor. Hatta bu akım öyle bir noktaya gelecek ki, Microsoft 2008 CES Keynote etkinliğinde o dönem Eğlence bölümünün başındaki Robbie Bach, Bill Gates’i Guitar Hero’da Welcome to the Jungle “çalmaya” davet edecek, ama yenişemeyince senenin en iyi Guitar Hero oyuncusunu çağıracaktır. Bach’ın galibiyet hayalleri, Gates’in destek kuvvet olarak Slash’i çağırmasıyla yıkılacaktır. İlerleyen yıllarda DJ Hero gibi elektronik müziğe hitap eden oyunlar da çıkararak bir nevi değişen müzik akımlarına da ayak uydurmaya çalışacaktır bu seri. Artık o kadar popüler olmasa da, Rocksmith gibi oyunlar ise gitar öğrenmeyi oyunlaştırıyor ve artık oyuncak gitarla değil, kendi gitarınızla da oyunu oynayabiliyorsunuz.

2007’de herkes yeni bir Half-Life oyunu beklerken, Valve herkese ters köşe yapıyor ve Portal adında bir oyun çıkarıyor. Oyun aslında 3 boyutlu bir platformer; siz bir deneksiniz ve belli deneylere tabi tutuluyorsunuz. Size bu deneyleri yaptıran bir robot var: GLaDOS. Yapay Zeka’nın sizin işinizi elinizden almış hali gibi düşünebilirsiniz. İyi bir oyun olmasının dışında, oyunun esas başarısı ve burada bu oyundan bahsetmemizin sebebi de aslında GLaDOS. Oyunun sonunda siz laboratuvardan patlamalar eşliğinde kaçarken, oyun boyunca size vaat edilen keki görüyorsunuz. Az önce patlattığınız GLaDOS’un  da aslında ölmediğini görüyorsunuz. “Görüyorsunuz” doğru kelime olmadı, çünkü ekran kararıyor ve GLaDOS size “Still Alive” diye şarkı söylemeye başlıyor. Böylece oyun dünyasının en kült anlarından biri oluşmuş oluyor ve bu anın en büyük parçası, oyundaki kötü karakterin bize söylediği bir şarkı.

Oyun dünyasının en kült anlarından biri, oyundaki kötü karakterin bize söylediği bir şarkı.

2008, yılı dünyadaki değişim rüzgârları içinde önemli bir yıl; keza iPhone piyasaya sürülüyor. iPhone ile birlikte “telefona” bakışımız devrimsel olarak değişiyor. App Store hayatımıza girerken, ön planda gördüğümüz şey ise oyun kataloğu ve aslında tek bir oyun: Angry Birds. Oyun aslında nispeten basit ve bir sürü benzeri olan bir oyunken, görselleri, müziği ve en önemlisi ses efektleri ile gönlümüze taht kuruyor. Bu andan sonra da mobil oyun pazarı inanılmaz bir hızla gelişiyor.

2008, oyun müzikleri için epey verimli bir yıl. Karen Collins, Game Sound isimli kitabını yayınlıyor. Bu konudaki pek çok akademik çalışmanın da önünü açıyor. Hatta bununla da yetinmeyecek, 2016 yılında Beep isimli bir de belgesel çekecek. Ayrıca Amerika ve Avrupa’da oyun müziği bestelemek konusunda “kolej/lisans” seviyesinde epey bir program görmeye başladığımız yıllar. Yani beyaz yaka, mavi yaka kapışmasının bu alana da sıçradığını görebiliriz.

2009’da “Rise of Indie Gaming” diyebileceğimiz döneme Braid ile giriyoruz. Braid’in özelliği, 3-4 kişilik küçük bir ekip tarafından yapılmış olması ve bir AAA oyun kadar başarılı olması (hatta bazılarından daha başarılı). Yapımcı, müzik için “game music composer” olmayan arkadaşların bestelerini satın alıp kullanıyor. Oyun içerisindeki mekaniklerden biri zamanda geriye gitmek; biz zamanda geriye giderken aynı zamanda oyun müzikleri de geriye doğru oynatılıyor ve değişik bir ambiyans yaratıyor.

2009’da indie oyunlar yükselirken, biz oyun dünyası için epey önemli bir karakterin doğumuna da şahit oluyoruz. İtalyan Ezio Auditore da Firenze, Assassin’s Creed serisi ile hayatımıza giriyor. Aslında serinin 2. oyunu olmasına rağmen toplamda 3 oyunu oluyor Ezio’nun. Karakter inanılmaz seviliyor ve her oyunda Ezio biraz daha olgunlaşıp “büyürken” oyuncular olarak biz de onunla “büyüyoruz”. Ezio’nun tema müziği onun için epey anlamlıdır. Değinmeden geçmeyelim, Ezio’ya veda ettiğimiz oyun olan Revelations, İstanbul’da geçer. Kanuni, Piri Reis ve Yavuz Sultan Selim gibi karakterleri de gördüğümüz, Ezio’nun aşkını da bulduğu oyunun E3 fragmanı, Woodkid’in Iron isimli şarkısı ile görücüye çıkar. Bizi de inanılmaz gaza getirir. Daha önceleri de başka müzisyenlerin şarkıları böyle fragmanlarda kullanılıyor olsa da, bu müzik ve fragmanı izleyen herkesi çok etkilemiştir. Veya ben o kadar etkilendim ki herkesin de böyle hissettiğine eminim.

Oyun ve Müzik’in macerası son bölümü ile devam edecek. Aşağıdaki şarkıları bir müzik arası olarak dinleyin, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaşın