Eğitim

Bugünün Gelişmeleriyle FATİH Projesine Yeniden Bakmak

fatih

İlker Akçasoy / Açalya Temel Kaymak
Eğitim-Sen Uzmanları

Yolsuzluk operasyonlarının ardından gelen karşılıklı hamlelerin hızı başımızı döndürüyor. Bir taraftan AKP, diğer taraftan Cemaat kozlarını halen kontrollü biçimde kullanıyor. Çünkü iki taraf açısından da kavganın neticesine dair en temel korku, on bir yıldır inşa edilen düzenin yıkılması ve sahip oldukları iktidarın ellerinin arasından kayıp gitmesidir. Muktedirlerin söz konusu kaygılarının, yağma-talan-rant üçgeninde kurulmuş bir suç ortaklığının üzerinde yükselmesi, bakışlarımızı gürültünün koptuğu yerin ötesine çevirmeye bizi zorluyor.

Özellikle eğitim hizmeti alanında yaşanan dönüşümün, 2023 vizyonuyla inşa edilmek istenen Türkiye açısından merkezi bir role sahip olduğu gözetildiğinde, rantıyla göz kamaştıran, adıyla bir kudreti çağıran ve içeriğiyle eğitimi şirketlere fethettirmeyi amaçlayan Fatih  (Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi) projesini yeniden hatırlamak önem taşıyor. Öyle ki, kamu gelirlerinin iktidar bloğunun “hizmetkarı” çevrelere transfer edilmesinden, eğitim gibi temel bir kamu hizmetinin içerisinde şirketlerin kök salmasının amaçlanmasına; “Fatih”, “fetih” gibi sembolik anlamlarla bezenmiş, teknoloji fetişizmi üzerine kurulan popülizmin seferber edilmesinden, var olan temel sorunların görmezden gelinerek öğrenciler arasındaki eşitliğin tablet bilgisayar sahipliğine indirgenmesine kadar projenin çok farklı boyutları olduğu gözetilirse “fırsat”ların kimlere sunulduğu daha iyi görülecektir.

Hatırlanacağı üzere Başbakan Erdoğan’ın “eğitimde yeni bir çağ açıyoruz” diyerek görkemli bir açılışla duyurduğu Fatih projesi, uygulamaya konulalı çok oldu. Hatta milyonlarca liranın harcanmasına karşın “işlerin yürümemesi” ve “projede ağır yol alınması” gerekçesiyle bir soruşturma ve görevden alma süreci de yaşandı. Yolsuzlukla mücadele konusunda “destan yazan” siyasal irade elbette Fatih projesi kapsamındaki soruşturmada yer alan iddiaları araştırıyordur! Araştırma ve soruşturma sonuçlarını öğrenmemiz için ömrümüz yeter mi bilinmez ama projenin birinci derecede sorumluların ve projenin başındaki isim olan MEB Müsteşar Yardımcısı Birol Ekici’nin birkaç ay önce görevden alındığını unutmayalım!

Aslında işlerin “modern hukuk” açısından da yolunda gitmediğini söyleyebiliriz. Bilindiği üzere eğitim araç ve gereçlerinin eğitim hizmetine uygunluğu açısından Milli Eğitim Bakanlığı denetiminden geçmesi gerekmektedir. Üstelik, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kararları bu denetimi zorunlu kılmaktadır. Ne var ki Eğitim Sen’in Fatih projesi kapsamında kullanılacak eğitim araç ve gereçlerinin eğitimin niteliğine etkisinin incelenip incelenmediği sorusuna, Talim ve Terbiye Kurulu Öğretim Materyallerini Geliştirme, İnceleme Merkezi’nden  “incelenmemiştir” yanıtı gelmiştir. Çünkü AKP, söz konusu denetimi gerçekleştirmemek için gerekli yasal düzenlemeyi yapmış, Fatih projesi de bu düzenleme nedeniyle incelemeden muaf tutulmuştur! Ancak Danıştay, denetimi ortadan kaldıran düzenlemeyle ilgili olarak Eğitim Sen’in açtığı dava sonrasında “yürütmeyi durdurma” kararı vermiştir. Dolayısıyla, proje kapsamındaki materyallerin denetlenmemiş oluşu hukuka aykırılık oluşturmuştur.  Projede ancak ve ancak ayakkabı kutularına sığacak miktarda paraların döndüğü gözetilirse, yargının kararı sermaye çevrelerinin rant arzusu karşısında bir anlam ifade etmediği kolaylıkla anlaşılacaktır.

Bugün hükümete doğrudan cephe alabilen kimi yayın kuruluşlarının ise bu gelişmeleri görme yetisini kaybettiğini belirtmek gerekir. Yandaş medyanın projeye yönelik getirilen her eleştiriyi, “Fatih’in isminden rahatsız oluyorlar”, “Türkiye’nin büyümesini istemiyorlar” biçiminde ifade edilebilecek bir zeminde ele alması projenin toplum nezdinde tartışılmasını da engellemiştir.

Söz konusu yayın organlarının toplumun AKP’ye destek vermesini sağlamak için oluşturdukları bu atmosfer içinde, büyümesi ve güçlenmesi arzulanan şirketlere sermaye transfer etmek amacıyla yasaları, yargı kararlarını hiçe sayarak “Ben yaptım oldu” mantığıyla milyonlarca liralık ihaleler gerçekleştirildi! Proje ile ilgili olarak Vestel firmasının hazırladığı elektronik tahta tasarımına göre ihale şartnamesinin hazırlandığı, ayrıca bu tasarımı da Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü’nde çalışan bir kişinin hazırladığı, dolayısıyla bir kayırma durumunun olduğu bilgisinin basına yansıdığını hatırlarsak kimlere “fırsat yaratılmak” istendiği konusundaki sis perdesini biraz da olsa aralamış oluruz. Bu iddialar geçiştirildi ve proje kapsamında 41 bin 996 okul için alınacak 347 bin 367 akıllı tahta ihalesini kazan firma 999 milyon 722 bin 226 liralık en düşük teklif ile Zorlu Holding bünyesindeki Vestel oldu. Zorlu Holding’in, geçtiğimiz Ramazan ayında 40 bin yardım kolisi hazırlatarak AKP Kadın Kolları’na teslim ettiği ve AKP’ye bir yıl içerisinde 1 milyon 844 bin lira ayni bağış yaptığı haberleri de sadece muhalif çevrelerin gündeminde kaldı.

***

Hukukun üstünlüğünün değil de iktidar ve sermaye çevreleri arasındaki ticaretin korunmak istendiği bir dönemde, projenin eğitimin niteliğine katkısı ise gündemin en tali meselesi olmaktan öteye geçemedi! Getirilen her eleştirinin teknoloji fetişizmiyle göğüslenmeye çalışılması, bilgi teknolojilerinin eğitim hizmetinde kullanımını her sorunu çözecek sihirli değnekmiş gibi gösterildi. Halbuki Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimde bilgi teknolojilerinin kullanımı ve teşviki ile ilgili yeterli ve bilimsel araştırmalara dayalı bir planı bulunmamakta, bu mesele tek bir projeyle çözülecekmiş gibi bir algı bulunmaktadır. Söz konusu projede, öğrenci teknolojinin geliştirilmesine katkıda bulunan veya ona merak duymaya teşvik edilen bir konumda değildir. Teknolojinin sadece tüketicisi konumunda, kullandığı ürünle yüzeysel olarak ve tüketim nesnesi düzeyinde ilişki kuran bir birey olarak görülmektedir. Geçtiğimiz günlerde gündem olan ve sıklıkla duyduğumuz Erdoğan Bayraktar’ın “biz mucit yetiştiremiyoruz, ara eleman ülkesiyiz” açıklamasını ya da Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “bilişime fazla kafa yorarsan kafayı sıyırırsın, kullanıp işini göreceksin” sözlerini anımsayınca zaten başka türlüsü de beklenemezdi!

Öğrencilerin, tablet bilgisayar ya da akıllı tahta gibi yeni teknoloji ürünlerle tanışmaları olumlu gelişmeler olmakla birlikte, bunun öğrencinin yaratıcılığına ve pedagojik süreçlere katkısı somut ve bilimsel çalışmalarla ortaya konmadıkça karşımıza çıkan meta fetişizminden başkası değildir. Bireysel olarak edinmek için belli bir gelir seviyesine sahip olmayı gerektiren tablet pc gibi ürünlerin öğrencilere bedava dağıtılarak bu yolla yapılan “her öğrencinin tablet pc’si olacak” popülizmi, henüz ortaokul çağındaki çocukların cep telefonu edinmekle kalmayıp eski model cep telefonu nedeniyle sıra arkadaşını küçümsediği günümüz tüketim kültürü içinde karşılık bulmaktadır. Devlet eliyle desteklenen bu tüketimciliğin en büyük kazananı ise kuşkusuz yukarıdaki örneklerden de görülebileceği gibi dolaysızca sermayedir. Genç nüfuslu ülkemizde böylesi bir değişikliğin yaygın olarak benimsetilmesi söz konusu olunca, oluşacak büyük pazar firmaların iştahını kabartmaktadır.

Dünyaya bakıldığında “dijital öğrenme”, “eğitimde reform” vs. adı altında tüm dünyada şirketler eğitim süreçlerinde teknoloji tüketimini teşvik etmektedir. Örneğin projenin pilot olarak uygulandığı Singapur’da tablet kullanımının eğitime etkisi ile ilgili araştırmalara Microsoft gibi büyük bilişim firmaları kaynak sağlamakta, ABD’de ilan edilen “dijital öğrenme günü”nün sponsorları Google, Intel gibi firmalar olabilmektedir. Fatih benzeri projeler Kuzey Kore’den Japonya’ya Tayland’dan Hindistan’a birçok ülkede görülmektedir. Birçok okulda temel hijyen koşulları, yeterli öğretmen sayısı (aynı zamanda bilişim teknolojileri öğretmeni) ve bina gibi ihtiyaçlar karşılanamamışken tablet pc ve elektronik tahta sağlanması düşündürücüdür.

Bilişim teknolojilerinin kullanımını eğitim süreçlerinden dışlamak mümkün olmadığı gibi bu doğru bir yaklaşım da değildir. Çağın gereği olan bilgisayar becerilerinin geliştirilmesi ve öğrenme süreçlerinde yeni teknolojilerden faydalanılması öğrencinin yararı, bilimsel çalışmalar ve öğretmenin mesleki özerkliğine/yaratıcılığına katkı sunma amacı dikkate alındığı zaman hem öğrenci hem de öğretmen üzerinde olumlu sonuçlar yaratabilir. Bilindiği gibi emek açısından “zanaatını elinden almaya aday olarak ortaya çıkan” ve onu kendisine bağımlı kılan teknoloji ile ilk karşılaşma hiç de dostça değildir. Öğretmen açısından da bu durum geçerlidir. Bugün, kendisine adeta dayatılan, karar süreçlerinde yer almadığı, nedenleri ve sonuçları konusunda net olmadığı bir uygulama ve ilgili teknoloji ile karşı karşıya kalmaktadır. Durumun emek süreçlerine etkisi ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlı olsa da şimdilik şu değerlendirmeleri yapmakla yetinelim: Bu tip bir projenin aniden hayata geçirilmesi kanımızca eğitim kadrolarını yenilenmesini amaçlamaktadır. Eski kuşak öğretmenlerin daha güç adapte olduğu bu teknolojilerin kullanımı emekliliğe sevk edici bir rol oynayacak, bağlantılı olarak hayata geçirilen performans değerlendirme ölçütleri onları geri düşürerek eğitim emekçisi profilini gençleştirecektir. Ne var ki, güvenceli ve kadrolu istihdam biçimlerini meslek yaşamı boyunca deneyimlemiş eski kitlenin tasfiye edilmesi, istihdam yapısının esnek ve güvencesiz biçimde yeniden düzenlenmesini kolaylaştıracaktır.

Nasıl ki “bilişim okuryazarlığı” gelişmemiş, bir büyük enformasyon havuzundan bilimsel bilgiye ulaşma konusunda eğitilmemiş ve kullandığı teknolojiye katkı sunması öngörülmemiş bir öğrenciden söz ediyorsak öğretmenlere biçilen rol de pek farklı değildir. Mesleki özerkliklerinin ve özgüvenlerinin desteklenmesi, derslerinde teknolojinin sunduğu olanakları etkin ve yaratıcı bir biçimde kullanmaya teşvik edilmek yerine, kalıplara sokulmakta, teknoloji dolayımı ile veri bilgiyi aktaran bir yerde görülmektedirler. Bu proje ile de öğretmen emeğini değersiz gösteren söylemlere bir yenisi daha eklenmiş, eski Milli Eğitim Bakanlığı “en iyi ders anlatan öğretmenin videosunu” tablet bilgisayara yükleyip göndererek, Hakkâri’deki öğrencinin fırsat eşitsizliği sorununu çözeceğini iddia edebilmiştir. Öğretmenin rolünün böyle absürde indirgendiği bir durumda öğretmenin özlük haklarının ve ücret seviyesinin yeterli seviyeye yükseltilmesi beklenemez. Bu durum öğretmen olmayanların (ya da öğrettiğinden farklı bir alanda eğitim almış öğretmenlerin) bu teknolojiler kanalıyla ucuza istihdam edilmelerinin de kapısını açar. Böylelikle teknoloji ile ilişkisi açısından öğretmenin sömürgeleştirildiği, teknolojinin ise eğitimin niteliğini artıracağına azalttığı bir durumla karşı karşıya kalırız.

Halihazırdaki durum bir yana, bilişim teknolojisinin eğitimde kullanımı ile ilgili meslek örgütlerinin, sendikaların ve bilim insanlarının bir araya gelerek yukarıda değerlendirilen biçimin dışına çıkabilen, öğrenciyi ve öğretmeni özgürleştirecek, eleştirel ve bilimsel düşünceye katkı sağlayacak modelleri üretmeleri bir ihtiyaç olmayı sürdürmektedir. Özellikle Haziran direnişi sürecinde söz konusu teknolojilerin sağladığı imkanlar düşünülecek olursa, bu çabanın önemi daha iyi anlaşılacaktır.